30 Temmuz 2019 Salı

Kitap: Sükut İşçisi


Kitap: Sükut İşçisi - Ahmet Pak
M.Uysal

Önce özrümü beyan edeyim: Kitabı Aralık 2018'de okumuştum. Değerlendirme yazacaktım okuduktan sonra fakat karmakarışık işlerimin/düşlerimin arasında kayboldu gitti.

Her yazı yenidir... Öyleyse yazalım ki okuyan bulunur.

Yazarı liseli bir delikanlıyken tanıdım Ahmet Urfalı hocam sayesinde. Tavşanlı'da okudu liseyi. Gazetede bazı yazıları yayımlandı diye hatırlıyorum. Öyle güzel tanışıklığımız oldu ki, bir daha unutmadım. Güzel şeyler yazıyordu lisedeyken. Sonra işte üniversite falan derken bir ara görüşemedik. Sonra tekrar yazılarını gördüm dergilerde ve derken işte bahsi geçen kitapla tekrar hiç ayrılmamış gibi buluştuk. Dil üzerine okudu ve sanki dil oldu. Gayet latif birisi. Yazarken zarif, konuşurken nazik bir beyefendi. Kitabı okuyunca siz de bileceksiniz zaten.

Sükut İşçisi kitabının adı. İlk elde kafanızda bir imgelem oluşturmuyor bu isim. Fakat kitabı okudukça kafanızda bir eski zaman zuhur ediyor rayihası ile birlikte. Benim cümlelerime bile sindi bu satırlardan anlaşıldığı kadarıyla.

Kendisinin söylediği kadarıyla kapağı biraz eleştiri almış. Evet, benim de içime sinmedi daha güzel olabilirdi. Lakin hangi kapak kitabından güzel olabilir ki? Öznel bir değerlendirme kapakla ilgili olan.

“Atölyeyi saran mis gibi sükut kokusunun içinde, susulmuş hayallere dalardı bir süre. Sükuttan örülmüş seccadesini sererdi sonra. Okurdu sessizce. Zaman susar, yıldızlar susar, gece susardı. Neden sonra arka kapısı çalardı atölyenin. Ön kapı, söz kapısı ise arka kapı sükut kapısı idi.” Arka kapak yazısını okuyunca biraz daha canlandı mı kafanızda?

Öykü/hikaye tarzı kitaplarda pek alışık olmadığımız bir “Takdim.” yazısından sonra 16 hikaye var kitapta. Öykü/hikaye tarzı edebiyatın zor alanlarından bir tanesi. Özellikle kısa hikayelerde anlatım zorlar yazarı. Ahmet Pak, daha gençken bile gayet akıcı ve ne yazdığını bilen birisi olarak yazıyordu ve hedefine varıyordu yazdıkları. Hikayelerinin her biri gayet akıcı fakat bazıları alışık olmadığınız tarzda gelebilir size. Bu vesile ile şunu arada ifade edeyim: İlk kısa hikaye yazmaya başladığımda Rasim Özdenören’e e-posta yoluyla bazı sorular sormuştum kısa hikayeye dair. Kendisi bana, “Bu işin çok da kurallarla yapılacak bir iş olmadığını söylemişti ve ilave etmişti, sen güzel yaz bırak kural kısmını edebiyatçılar, eleştirmenler hikayenden çıkarsınlar.” Bu kitapta da aynı şeyi hissettim. Her haber bir hikayedir. Tersinden söylersek her hikaye bir haberdir. Yazarın en başta söylediği gibi: İnsan hikayedir. İlla alışık olduğumuzu aramak ise bizim zaafımız. Sultanımızın Gelişi ilk hikaye ve sanırım okuyucu burada temsillerle anlatılanı anlamakta gecikmeyecektir fakat teşhis (Kişileştirme) sanatının kullanılması okuyucuyu şaşırtabilir. Doğrusu ben böyle bir şaşkınlık ve güzellikle karşılaşmayacaksam ve hikaye bana farklı bir bakış sunmayacaksa niçin okuma ihtiyacı duyayım ki? Bu tarzı ayrıca beğendiğimi ifade edeyim. Kelime seçimlerinde biraz eskiye imrenme göreceksiniz. Epey İstanbul’da yaşadı bildiğim kadarıyla ve eskiyle bağını da hep korudu. Eski, derken şu hemen, az önce ayrıldığımız Osmanlı zamanlarını kastediyorum. Kelimelerinin bir kısmında oranın izi, kokusu tabi kendisi var bazen. Genç okurların bu kelimelerle arasının açık olduğu malumunuz. Yine de yazarın bu kelimeleri gayet yerinde kullandığını ve okurken sizi o kelimeler vasıtasıyla hikaye evreni içine aldığını fark edebiliyorsanız neden bu kelimelerin seçildiğini de anlamış olmalısınız.

Hikayelerinde çok ince bir eleştiriyi de okuyacaksınız. Toplumsal alana da dokunuyor “İnsan” tekilinin hikayesini anlatırken. Eleştirisini de aynı zarif üslup ile yapıyor.

Yalnız beni yakalayan ve kendisine çeken şey elbette dede ve kitapların olduğu bir hikayeydi. İnsan dedesi kadar sevebilir mi başka bir şeyi bilmiyorum. Yani sevgide kıyas olmaz belki ama dede sevgisi başka bir şeydir. Çocukluğunuzun tamamlayıcı unsurudur dede. Bu yüzdendir belki de sevgisinin başka olması. Dedesiz bir çocukluk geçirmişseniz bunu anlamanızı beklemiyorum. Hem kitapların hem de dedenin olduğu bir hikayeye, masallar, melekler, periler girmez mi olur mu hiç? Kebikeç hikayesini okuyunca bunun da cevabını alacaksınız.

“Sükut ile pişmeyen sözden Allah'a sığınırım. Tefekküre varmayan kelamdan Allah'a sığınırım…” Kitabın 42. sayfasına geldiğinizde böyle başlayan bir paragraf okuyacaksınız mesela. Sadece bu paragraf için bu kitaba değerdi.

Bir hikayesinde belki de anılarını hikaye etmiş. Anı hikaye türünde. Burada da bir eleştiri buluyorsunuz. Dönemin acıları belki…

Her hikayede ayrı bir anlatım güzelliği ile karşılaştım diyebilirim. Şu Ahmedler mesela. Başka bir hikaye: Selim Öğretmen. Kendisini yakinen tanıyorum. Tanıdığım birisinin, tanıdığım biri tarafından yazılmış hikayesini okumak ayrı bir güzellik. Kitapya isimli hikaye bir ütopyanın içine daldırıveriyor sizi aniden. Sonra fark ediyorsunuz burada da inceden eleştiriler var fakat çok güzel bir kitap dünyası inşa etmiş. “Kitapya’da bir akşam daha oldu. Yine şükür.” diye bitiyor hikaye. Paranın yerine kitapla alışveriş edilen güzel bir alemin içinde güzel mesajları olan bir hikaye.

Şimdi başka bir yönüne geçelim…
Çehov tarzı istiyorsanız Çehov okursunuz. Aynı şekilde Seyfettin, Mustafa Kutlu, O Henry, Sait Faik, Poe, Özdenören vb. Fakat Ahmet Pak tarzı okumak istiyorsanız onu okursunuz. İşte böyle. Daha ilk kitabı ile belirgin, seçkin, anılmaya değer bir üslup inşa ettiği gibi iddialı bir cümle kurmak istemem fakat gençliğinden beri yazdıklarını okuduğum için diyebilirim ki, çalışkanlığını ve üretkenliğini sürdürürse şahane bir Ahmet Pak tarzını kuracağını şimdiden görebiliyorum.

Okunmaya değer kitaplar vardır, okunur ve iz bırakır. Değerli Ahmet Pak kardeşimden okuyacağım daha nice hikayeler beklediğimi arz ederim.
________________
Adı:
Sükut İşçisi
Yazar:
Baskı tarihi:
Ekim 2018
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056781698
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Insan ve Hayat Kitaplığı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...