24 Mart 2017 Cuma

Adam ve Söz Seçmek

Adam ve Söz Seçmek
M.Uysal 
Aşağıdaki hadisi bir gözden geçirin ve okumaya buradan devam edin lütfen. ***

Bu hadisi genelde yiyecek, içecek bağlamında anlıyor insanlar. Ben bir yönüne daha dikkat çekmek istiyorum. Düşünce ve insan takibi yönü. Allah bizi vahiyden ve Rasulünün örnekliğinden sorumlu tutmuştur. Bir tek kitabını bile okumadığımız, fikirlerini sadece kulaktan dolma bir kaç söz ile bildiğimiz insanları takip etme ve onları sevme konusunda da dikkat etmeliyiz. O adamı severken, savunurken sanki Allah'ı ve dinini savunur ve sever gibi tavırlar yanlışa götürür. Benim sorumluluk alanım bellidir. Siz ne ad verirseniz verin, sonuçta o kişiler de Allah'ın bir kuludur ve insandırlar. Bu yüzden Allah'ın beni sorumlu tutmadığı insanlar yüzünden şüpheye düşemem. Aşağıdaki hadisin uyarısı burada da geçerlidir. Madem seviyorsunuz o zaman kesinlikle bütün fikirleriyle ve hayatıyla, eğrisi doğrusuyla, yanlışı doğrusuyla çok iyi bilmelisiniz o kişiyi. Zaten bu kadar yakın bilirseniz, sevgi yerini seçiciliğe bırakır. Doğrusunu alır yanlışını bırakır ve onu insanlar arasına koyarsınız. Normal olan budur zaten. Sevdiğiniz, büyük insan dediğiniz, kutsadığınız kim varsa bir daha gözden geçirin ve iyice tanıyın.

"Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır." Zümer 18 
_______________________

"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir." [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).]




23 Mart 2017 Perşembe

Bir Şey Söyle

Bir Şey Söyle
M.Uysal

-Ne söyleyeyim?
-Çoğunluğun memnun olacağı yahut çoğunluğu rahatsız etmeyecek olanı söyle!
-Azınlık ne olacak?
-Çoğunluk, söylediğin şeyden rahatsız değilse veya beğenmişse azınlığı boğar. Uğraşman gerekmez.
-Çoğunluk da azınlık da umurumda değilse?
-O zaman söylediklerin yüzünden çoğunluk ve azınlık birleşip seni boğar. 
-Söylediklerim kimsenin umurunda değilse?
-O zaman saygıdeğer edebiyatçı olursun.

13 Mart 2017 Pazartesi

SINAV SAATİ

SINAV SAATİ
M.Uysal
Örneğin, sınav kaçta olsa tam vaktinde gelirsiniz?
Tamam, bu soruyu sormamış olayım.
Gazeteler, televizyonlar, sosyal medya dün bu olayın üzerine çullandı. (12.03.2017 YGS)
ÖSYM aylar öncesinden ilan etti ve okullar öğrencilere duyurdular. (19 Ocak tarihli gazetelerde yer aldı. Yani son anda yapılmadı değişiklik.) Yani duymayan kalmadı. (Sahiden hala duymamış öğrenci varsa onun için diyecek bir şey bulamıyorum.) Yeni bir saat uygulaması yapacağız, sınav 10.00'da başlayacak ve 09.45'ten sonra kapılar kapanacak, dediler. Emin olun sınavla azıcık ilgili olmayan bile bunu duydu.

Ne mi oldu?
Sınav kapısından geri döndürülen ve ağlayan öğrenci haberlerini gözümüze soktular gün boyunca. Dedikleri gibi yaptılar, kendi gözlerimle gördüm, 09.45 olduğunda kapıları kapattılar.
Sahiden bütün erken planlarına rağmen başına bir hal gelmiş olanları tenzih ediyorum, diğerleri için soruyorum: Örneğin öğle vakti olsaydı sınav, yetişebilir miydiniz? Sanmıyorum. İstanbul'daki birkaç öğrenciye hak vermek isterdim. Trafikle ilgili sorunları söylediler. Tecrübesizliklerine veriyorum. Lise sona kadar İstanbul'da yaşayıp da trafiğin huyunu öğrenememiş olmaları da ayrı bir garabet. Ya diğer iller hatta ilçeler. Yaşadığım küçücük yerde bile buna benzer olay gözümün önünde yaşandı. Geç kaldılar.

Sanırım ergen kafası böyle işliyor diyecektim, vazgeçtim. Bizim insanımızın genel olarak kafası böyle çalışıyor. Beklesinler, işleri ne? Aynen bu alay cümlesi ile düşünüyorlar. Allah şahit ki bizim insanımızın çoğu böyle düşünüyor.
Sözleştiği vakitte gelen kaç arkadaşınız oldu Allah aşkına?
Programların tam vaktinde başladığını nerede gördünüz acaba?
Devlet erkanı hangi yere tam vaktinde gelebilmiştir?
Hangi düğünün davetiyesindeki saat gerçektir?
Hangi tren saatinde gelmiştir?
Bizim zamanla problemimiz var.

Bir kez tren kaçırdım, üstelik sürekli kullandığım trendi. İstiklal Marşı törenini çok uzatmıştı müdür. O günden sonra içimde büyük bir yara oldu bu durum. Hayatımdaki en büyük stresi bu belirlenmiş zaman yüzünden yaşıyorum. Birisi zaman verdiyse bu benim en büyük derdim oldu. Zira zamanın cezalandırması diğer şeylere benzemiyor. Geri gelmiyor zaman. Elinizden uçup diyor.
Kolumdaki saat iki dakika ileridedir. Telefonumdaki ise tam vaktini gösterir. Şundan eminim, tam vaktinde gelmek hatta biraz önceden orada olmak enayilik olarak olarak algılanıyor bu toplumda. Zira herkes biliyor ki, kimse vaktinde gelmeyecek ve zaten o şey vaktinde başlamayacak. Bu anlayışımız her işimize yansıyor ve biz hep kaybedenlerden oluyoruz.
Söz verip sözümüzde durmuyoruz tam vaktinde yoksak. İnsan, sözünde durmuyorsa nasıl olur da diğer işlerde güvenilir olur? Bir saat verilmişse ve siz de bunu kabul etmişseniz bir sözleşme imzalamışsınızdır. Sözleşmeyi yok saymak, sözümüzü yok saymak önce bize zarar verir.
Bir yere sözüm varsa, bütün işlerimi o saatte orada olabilecek en makul hatta beklenmedik bir gelişme için duruma göre süre de ekleyerek hesap etmeli değil miyim? Böyle olmalı.

Şimdi suçlayalım... Zalim görevliler bir dakika için öğrencinin bir yılını heba etti... Kapıdaki polis ve görevli öğretmenler sahiden haksızlık ettiler mi o öğrencilere? Bütün suç onların mı? Bu sınav çok önemli bir sınavmış anladığım kadarıyla... Sahi mi? O kadar önemli, hatta ömründen bir yılını alıp götürecek bir şeymiş mi? Emin misiniz? Bu kadar değerli bir şey için 30 dakika erken gelmeyi düşünememiş mi 17-18 yaşındaki gençlerimiz? Ya aileleri? Keşke okul kapısında yatsaydılar, trafik belasına muhatap olanlar, uyanamayanlar. Bu daha gurur verici bir haber olurdu.

2012 yılında şahit olduğu şeyi aktarayım: Sınava ben de girdim o sene. İl merkezinde yapılıyordu sınavlar o zaman ve ömrümde bu civarda ilk defa bu kadar kalabalık bir trafiğe şahit oldum. Yola erken çıkmış olmama rağmen, sınav saatinden 60 dakika evvel orada olacak şekilde bir hesaplama yapmama rağmen, 20 dakika kaybettim. Bazen hesapladığınız gibi olmuyor. Kütahya merkezde tam köprülü kavşağın üzerine önümüzde iki araç çarpıştı. Araçlardan birinin içinde 3-4 öğrenci vardı sınava girecek. Yaralandılar, müdahale edildi. Sanırım sınava giremediler. Kaza olmasaydı okullarına 30 dakika öncesinden yetişeceklerdi. Olmadı. İşte burada bir kader var. Bazı şeylere siz hükmedemiyorsunuz. Tevekkül ile karşılıyorsunuz. Elinizde olan bir şey değil. Okul kapısında sabahlasanız bile başınıza tahmin edemeyeceğiniz bir hal gelirse o sınava giremeyebiliyorsunuz. Oluyor. Bu durumda olanları hariç tutarak ve Allah'ın onlar için de bilmedikleri bir güzellik murat ettiğini temenni ederek diyorum ki, toplum olarak zaman problemimiz var. Biz onu köle edinmezsek o bizi sürükleyip götürüyor. Biraz daha gayret.

(Bu konuyla ilgili daha önceki yazılar aşağıda verilmiştir.)
http://www.edebya.com/2010/06/gundeme-dair-uc-mesele.html 
http://www.edebya.com/2010/12/tebrikler-tam-zamaninda.html 
http://www.edebya.com/2009/06/az-sonra-basliyor-degil-tam-vaktinde.html 
http://www.edebya.com/2011/01/mekke-vaktinde-fethedilmedigi-icin.html 

UZAK KÖYLER

UZAK KÖYLER
Halil Oral/Tavşanlı

Her birimizin geçmişinde köye dair anılar vardır. Tarım toplumundan şehir toplumuna adapte olmaya çalışan insanların köye dair anıları kimi zaman depreşir gelir. Yılankavi sokaklar, ahşap evler, çatısında duman çıkan bacalar, avlu kapıları, kapılarda tokmaklar, yenice doğmuş kuzu sesleri, büyükbaş böğürtüleri, folluğa yumurtasını bıraktığını haber veren çil çil tavuklar. Uzaktan uzağa bağıran horozlar. Bayramlar, haftayı dolduran düğünler. Sabanla çift süren analar babalar. Döğenle harman süren kadınlar. Çamaşır kazanları, bulgur - buğday sergileri, pekmez kazanları. Dokuma tezgâhları, yüklükler, sütlükler, sergenler, odaların tavan altını dolanan raflar, kireç kokusu.. Arılar kuşlar, yağmurlar, toprağın kokusu.. Çeşmeler, gelinler, genç kızlar. Say da say!.Geleneksel kırsal yaşam kültürüne dair ne varsa say kardeşim. Saymaktan zarar gelmez. Saydıkça hatırlarız çok şeyi. Saydıkça yitip gidenleri, gitmeyenleri ölçüye vurma vakti gelir. Unuttuğumuz çok şey depreşir gelir derinlerden kim bilir. Kaydettiklerimizin, kaybettiklerimizin yanında ölçüsü nedir bilinmez ama düşünmek güzeldir yine de.

Kaybettiklerimizi gördükçe kaydetmediklerimizi kayda koyulur insan. Hatta bu konuda yüksek lisans/doktora tezleri hazırlanmalı artık. Geleneksel kırsal yaşama dair ne varsa kayıt altına alınmalı. Alınmazsa? Kökümüzü unuturuz kökümüzü. Kökümüz tarihimizdir. Tarihimiz geleceğimizdir.

Tavşanlı’nın Sesi Gazetesiyle köylerde yaptığımız tarih ve kültür çalışması gazete arşivinde öylece duruyor. Kayıt düşme adına yapılmış önemli bir çalışma. Ciddi zaman ve emek verilmiş bir çalışma. Bu çalışmaya birileri sahip çıkmalı, kütüphane raflarına girmesini sağlamalı. Köylerin mimari karakterinden, kültürel karakterine pek çok içeriği içinde barındıran bu çalışmayı tarihsel bir görev olarak ortaya koymalı kurumlarımız.

Geçenlerde Başbakanlık Baş danışmanlarından biri kültür sarayındaki sunumunda Avrupa’nın mimari dokusu üzerindeki konulara yer verdi. Hatta ülkemizle kıyaslama yaptı. Durum vahim yani. Mimari doku ne kadar önemli oysa. Kültür dokusu ne kadar kıymetli. Tarih ne kadar mühim. Bu kıymetin değerini önemsemezsek, dikkat etmezsek vay halimize. Hem de vay ki vay!

Geniş bir alanı kaplayan dağlar, ovalar, ve sular bağlamında çok farklı özellikleri olan İlçemizin kırsal tarih ve kültürü daha fazla yok olmadan sahip çıkılması lazım. Halk kültüründen folkloruna kayda geçirmemiz lazım. Bunları canlı ve diri kılmamız lazım.

Önemli bir gerçeğimiz ki, kırsal yaşamın modern insan yaşamına uymadığı yönündeki psikolojik algılar bu konudaki çalışmaları güdükleştiriyor. Çözülen köy nüfusu özentiyle kentlerin varoşlarını oluşturuyor. Köylerin iç ve dış göçle boşalması sonucu köyler hatta evler ölüyor. Asri yaşamın hevesine kapılan insanımız köye dair ne varsa yok ediyor ya da kendiliğinden yok oluşa gidiyor. Yalan diyen varsa ilçemin 9-10 km çevresindeki köylere gidip bir baksın. Bu yok oluşla tarih kayboluyor, kültür ölüyor kültür. Tarım ve hayvancılık ekonomisin sürmediği, genç nüfusun terk ettiği köylerde haraplaşma son sürat devam ediyor. Korkarım ki çok yakın zamanda pek çok köy arkeolojik harabeye dönüşecek.

İşte bunun için “Örnek köy” projesi diyoruz. Bunun için kırsal yaşam ve kültürünün korunması gelecek kuşaklara taşınması önemli diyoruz. Her köyün bir müzesi olmalı diyoruz. Her köyde kırsal mimariyi yaşatacak örnek evler seçilip korunmalı diyoruz.

Bunu yaparken yaşanan sürece değer verme, belgeleme, dikkat çekme, koruma ve daha önemlisi geleceğe taşıma, taşırken kökü unutmamak söz konusudur.

Geleneksel yaşam bir değerdir. Bu değere gönülden sahip çıkmak tarihsel sorumluluğumuzdur.

Orda bir köy var uzakta… Sağlıcakla.







2 Mart 2017 Perşembe

Fwd: ÇOBAN ÇEŞMESİ

ÇOBAN ÇEŞMESİ


ŞİMDİ OKULLU OLDUK!

Posted: 11 Feb 2017 02:05 AM PST


Köylerin gezginiyim ya.. Bu yüzden gezerken gezmeyi aynı anda düşünmeyi öğreniyor insan. Hatta birçok matematiksel işlemlere bile dalıp çıkıyorsun. Onu al ötekine vur, topla –çıkar, böl- çarp hatta geometrik hesaplara gir çık. Coğrafya ve tarih bilgisinin yanında insana ballı kaymak oluyor velhasıl. Hatta ekonomi bilgisi bile gelişiyor insanda. Dahası yöreye ait kültür birikimi oluşuyor ki, sorma gitsin. Bunları sayarken "adam kendini filozof sanıyor" diyenler çıkabilir. Hatta "bu da kimmiş" deyip yazıyı okumaktan cayanlar olabilir. Olur mu olur. Derdimiz kendimizi filozof ilan etmek değil. Bazı gerçeklere yolculuk etmek o kadar.
Bölgemizle hatta kendi köyümüz kentimiz, mahallemizle ilgili tek tek yazılı ya da sözlü sınava tabi tutsalar inanın tökezleriz. Öğretmenin karşısında ık- mık eden çocuk edasında kalırız. Ne kötü..
Başarı bilmekten geçer. Bilmek merakla, azimle, çalışmakla olur. Görmekle, bakmakla olur. Kısacası zahmet çekmeden define bulunmaz kardeşim. Gördünüz mü lafı! Filozof gibi. Hay Allah!
Çocuklar beş yaşında okuma- yazmayı söküyor. Maşallah doğuştan akıl küpü şimdikiler. Bu sevindirici mi sevindirici. Sonrası? Sonrası üzerine düşünmek kafa yormak lazım.
Matematikten korkardık. Coğrafya işkence haline gelirdi. Otlukbeli savaşının sebep ve sonuçlarını öğretmen kitaptan okur,(!) anlat deyince apışır tarih dersinin saati bitmezdi. Of of!
Kızılırmak'ın doğduğu yerden döküldüğü alanlara, uzunluğuna varan yazılı-sözlü soruları karşısında bunalırdık. Bunalırken boş boş bakardık. Her gün gözümüzün gördüğü Eğrigöz Dağı'nın yüksekliğini sorsak yöre sokaklarında vallahi çoğumuz apışırız. Ama Esra'nın, Zuhal'in proğramında kim kimden elektrik alıyor, Acun'un adasında kim ne yapıyor sorun cevabını "şıp!" diye alırsınız. Hatta dizilerin saat ve günlerini bir çırpıda sayalım el birlik. Hadi sayalım. Sayalım da görsünler. Medya için anket olsun hem…
Bu yüzden eğitici uğraş önemli mi önemli. Matematikten korkmamalı çocuk, coğrafya işkence olmamalı, fizik, kimya sevimli kılınmalı. Biyoloji için can atmalı çocuklar. Edebiyat iple çekilmeli. Resim deyince doğa gözlerinin önüne dikilmeli. Mekanik deyince cisimlerin dayanımı sevindirmeli. Dersten ipi kırmanın hesabını yapmamalı hiç kimse. Yılışıklık yaparak not kapılmamalı. Adamcılık oyunlarıyla avantajlı konuma şıp diye yükselmemeli. Bu konular aslında apayrı mevzu da. Yeri gelince mecburen dalıp çıkıyor insan.
Eğitici uğraş dedik başka noktalara dalıp gittik. Sobiye oynarken ikişerli, üçerli beşerli saymaları öğrenmiştik biz. İp atlarken, seksek oynarken bedenimizi geliştirdik. Kırda bayırda dolaşırken doğayı ve canlıları tanıdık. Rüzgâr yönlerini belledik. Topraktaki kili, kumu, kireci gördük. Deredeki balıktan kurbağaya, sürüngeninden uçanına ne varsa bildik gözledik. Uçurtmalarla rüzgârın, su kabaklarıyla suyun kaldırma gücünü fark ettik. Avludaki tavukları yemledik, kurka basıp yavru çıkarmalarına şahit olduk. Üç taşlar, dokuztaşlar oynardık. Bunların matematikle, coğrafyayla fenle ne ilgisi var diyenler olabilir. Çok ilgisi var çok. Hayal gücü gelişiyor en başta. Hayal gücü kısıtlanan çocukların başarısından bahsetmek zordur zor. Coğrafyanın gezi düşüncesini çocuğa veremezsek tarih güdük kaldığı gibi ilgi zayıflığı da olur. Hangi ressamımızın resimleriyle buluşturduk çocuklarımızı ya da hangi şairimizin şiirleriyle. Resmin coğrafyayla, kültürle, doğayla ne yakın ilişkisi var oysa. Şiir desen yine öyle. Anket yapsak çoğu çocuk resmin fotokopi, şiirin bir yerlerden alınan kopya olduğunu düşüncesi çıkar.
Belediyemiz sosyal, kültürel etkinliklere yer vermeye çalışıyor. Okullarımız bu işin neresinde? Tiyatro, resim, şiir, müzik, folklor etkinliklerinin tam olarak içinde olmalı okullarımız. Hepsinin içinde bütün dersler var. Çocuklarımız okulların dışına taşabilmeli taşırılmalı. Tarihi okullarımız anlatsın bize. Resmi göstersin, şiiri belletsin. Tiyatroyla bir kilo leblebinin maliyet hesabını göstersin. Köylerimizi anlatsın bir bir. Hatta hikâyelerimizi. Her köye ait tablolar her köye ait şiirler biriktirsin. Her köyden, yöreden yaşlılarla sohbet günleri oluşturulsun. Türküler çoğalsın, yaşanmışlıklar yeşersin. "Her yer okulsa", göstermek lazım. İşin sosyal sorumluluk yanı da çabası.

Nereden nereye… Hadi hayırlısı. Sağlıcakla




Fwd: ÇOBAN ÇEŞMESİ


ÇOBAN ÇEŞMESİ


ISPANAKLI BÖREK

Posted: 19 Feb 2017 10:04 AM PST


Rahmetli babam öleli tam on sekiz yıl oldu. Anam yaşıyor. Doksana merdiven dayadı.  Fakat yaşlılık zor. Kendi kendine "derlerdi inanmazdım" der gibi bakışları. Onların varlığında koşar adım giderdik köylere. Babam gittiğinde ıradı köyler. Sessizleşti köye dair çok şey.  Adımlarımız seyreldi, evler çoktan ölmeye başladı adımlar seyreldikçe.
Şenliği, şamatası, neşesi bitti, geleni gideni tükendi köylerin. Komşuluğu tanıdığımız köyler gün gün ıssızlaştı. Yüzde sekize inen köy nüfusu da buna işaret etmiyor mu? Komşuluk kardeşten ileriydi. İleri baktıkça geri düştü kimi değerler. Hey gidi hey! Bırak komşuyu kendi ana babasını, hısım akrabasını tanımıyor çoklar. "İn- cin top atıyor" derdi anam. Hele köylere bu anlatım çok uyuyor. Postacılar evrak teslim edecek kimse bulamıyor kardeşim.
Bizim köyde üç dört tane ekmek fırını vardı. Vallahi nöbete dururdu kadınlar. Fırına birkaç odun koymak fırın da ekmek sırasını kapmak demekti. Ekmekten önce pideler pişirilirdi. Soğanlı tereyağlı türlü türlü… Hatta kızartma tepsileri.. Of of!  Soğanın tereyağının, domatesin kokusu birbirine karışır fırından taşıp köyün yarısını kaplardı. Fırının harı pidelerin pişmesine göre ayarlanırdı.
Fırın önünde görmek lazımdı anamı. Birini fırından alır altına şöyle tap, tap! Diye vurunca ekmeğin ağırlığından ses tonundan pişgenliğini şıp diye anlardı. Senin anlayışını seveyim ana!.. "Pek güzel oldu ekmeğim" diyerek kendince gururlanır keyif duyardı. Severdi anam hamur işlerini. Pastayı keki bilmezdi ama böreğin haşhaşlısı, kıvrımlısı, katmerlisini döktürürdü valla. Anası genç denecek yaşta ölmüştü anamın. Oktay usta diye biri de yoktu o devirde. İnternet desen yine öyle. Babamın başucunda duran radyodan arkası yarınlara kulak kabarttığı olurdu o kadar. Babamsa saat başı ajanslarını hiç kaçırmazdı. Saniye Can'dan türkülere eşlik ederdi kimi zaman anam. İçli türkülerde dalar dalar giderdi. Diyeceğim o ki hayatın içinde yaşadılar, yaşadıkça çok şey öğrendiler çok. Yufka açarken görseydiniz anamı. İş görmenin keyfini yaşardı resmen. Şimdi hanelere hazır yufka giriyor artık. Ne kolay. Bizim kolaylığımız başkalarının zorluğu olsa gerek. Bu da ayrı mevzu aslında. Kolaylıktan tadını alamıyoruz çok şeyin yalan mı?
Anam doksana merdiven dayadı.  Maşallah deyin siz yine de. Hastalanır filan, senin yüzünden oldu deyip haşlamasın beni. Nazarın taşı çatlatacağına inanır çünkü!. Uğraştığı tüm işler bedenen yorsa da sağlıklı bıraktı belki de anamı. Çünkü uğraşılar rehabilitasyon gibi kardeşim. Yoğurduğu ekmek, yaptığı börek nar gibi kızardı mı bütün yorgunluğu giderdi. Marketten hazır ıspanaklı böreği alıp öne koyanla, anamın psikolojisinin bir olması imkansız. Bir işi becerip ortaya koymanın lezzeti farklı.
Yazılı ya da sözlü notu okunan öğrenciyi düşünün. İyi not alınca "ben aldım", kötüsünde "öğretmen verdi" demez mi? Marketten hazır almakla, evde yapmanın psikolojik yansıması farklı yani.
Anam yazının kahramanı olmayı sürdürecek bugün. Yazdıklarımı duysa içten içe keyiflenir belki ama "yazıp durma" diye de haşlar beni. Bir gecede bir çift çorap örerdi anam. Ördüğü çoraplar sımsıcak sarardı ayaklarımızı. Kazaklar boy boy, desen desen yine öyle. Dünyaya açıldıkça çin malları ele geçirdi pazarları. Giysiden kırtasiyeye, oyuncaktan güvenlik sitemlerine hatta gıdaya. Cuma pazarında yıllardır boya kokuları arasında giysileri alt üst ediyoruz. Haberlere konu oluyor kimi ürünler. Kansorejen madde uyarısı kısaca. Kentleşmenin getirdiği stres ve sıkıntılar tuzu biberi çok şeyin.
Bir anamı düşünüyorum, bir Ana Kucağı programına katılan kızları. Hazıra atladıkça becerilerimiz törpülendi, ufkumuz daraldı be!.  Daraldıkça öldü anamın dünyası. Öldükçe yaşatmaya çalışsam da nafile.

Alternatif Radyoda bir türkü. "Dertli ne ağlayıp gezersin burda/Ağlatırsa mevlam yine güldürür" diyerek uzayıp gidiyor…Sağlıcakla.




1 Mart 2017 Çarşamba

Çok Sessiz Bir Ölüm

Çok Sessiz Bir Ölüm (Vakıa Suresi)
M.Uysal
Hastane odasındayız... Galiba 1999 yılı. Acil dolu olduğu için bir odaya aldılar bizi. Serum tedavisi yapılıp gönderilecek yanımdaki kişiye. (İçimdeki kişi.)
Odada üç yatak var. Orta yatak boş. Pencere kenarında bir ihtiyar var. Belki 90 yaşlarında. Nefes... Galiba arada bir nefes alıyor, belki de nefes almaya çalışıyor. Dünyanın en meşakkatli işini yapıyor. Hayatla ilgili tek işi nefes alabilmek. Öyle derin bir nefes de değil. Göğsünün inip kalktığını zor görüyorum. Beni her an odadan sürüp çıkarabilirler azarlar eşliğinde. Tedirginim. Zira o yıl her an her yerde azarla karşılaşıyorum, bu normal.
İhtiyarla artık doktorlar ilgilenmiyorlar. Gelip gittiler ve yakınlarına söylediler. Son nefeslerini veriyor. Gözleri kapalı.
60'lı yaşlarında bir oğlu var. Diğer yakınları falan... İhtiyar yavaşça ölüyor. Ben bu kadar yavaşça ölen birini daha önce görmemiştim. Çok yavaş ölüyor. Bedeni ile ilgili bir şeyler değişiyor, bunu hissetmeye çalışıyorum. Beceremiyorum. Çünkü sadece nefes alma çabalarına şahit oluyorum. Bazen duruyor nefesi sonra tekrar küçük bir parça çekiyor içine. Çok küçük. Yüzünde acıya benzer izler arıyorum... Yok.
Ölüyor...
Öleceğini söylediler, dokunmayın dediler. Ölüme bıraktılar. Bilmiyorum daha ne olabilir. Gözümüzün önünde son nefes denemeleri yapıyor ihtiyar. Domaniç, kelimeleri geçiyor arada bir. Çıkmadık candan umut kesilmez, sözünün burada kıymeti yok. O can çıkacak, diye bekliyor herkes. Etrafı unutuyorum. Bir ölümü seyrediyorum. İnsan nasıl ölür, işte böyle. Yavaşça. İhtiyar sanırım bir yarım saat sonra nefes almak için artık gayret etmemeye başladı. Kendiliğinden ciğerine az bir şey gidiyorduysa o vardı. Her şey yavaşladı. En son sadece hafif bir soluk çıktı ağzından. Filmlerdeki gibi değil, başı yavaşça çok yavaş yana doğru döndü. Çenesi bir kale kapısı kadar ağır ve kademe kademe aşağı düştü.
Öldüğünü o zaman anladık...
Yarım saat süren bir ölüm gösterildi bana.
Sonra daha önce bilmediğim ve hiç görmediğim saçma ve suni bir ağıt doldurdu odayı. 60'lı yaşlardaki oğlu saçma sapan şeyleri arka arkaya dizip ağlamaklı şeyler söylüyordu. Sussaydı üzüldüğünü anlardım. Bir damla peydah olsaydı...
Vakıa suresini okuyorum...
Bu sahneler tekrar canlanıyor gözümde. Bir can gidiyor... Geri döndüremiyorsun. Vakıa suresi haykırıyor... Bu sure ah, bu sure Mekki olamaz, diyorum... Bu sure Tavşanlı'da indi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...