13 Mart 2013 Çarşamba

SADECE GECE…

İSMAİL FAZIL ATABAY


SADECE GECE…

         Kara sevdanı kucak açışını, ona sevdalı ayaklarla koşarken ancak fark edebilmektir; aşk. Esasen bu, aşkın bin bir tanımından biri yalnızca. Her zerrenin bir âlemi ve her âlemin bir zerresi olduğu gibi; her yüreğin birbirinden farklı, apayrı ama özünde aynı bir aşk tarifi vardır. Bunun en şahane ifadesi, Hz. Mevlana’ya aşk nedir diye sorulduğunda “Ben ol da bil!” buyurmasıdır. Biz de biraz kendi gönül penceremizden aşka bakmaya çalışalım. Muhtemeller kesinleşmese de, bir ihtimal daha oluşturup umut buluruz belki.


         Bir süre önce yakın bir arkadaşım bana “Aşkın rengi nedir?” diye bir sual etmişti. Demek ki pek çoğumuz, aşka hala somut bir mihenk taşı ilave etmeye gayret gösteriyoruz. Hâlbuki zihnimizin dekorunda yapacağımız küçük bir değişiklikle hem manayı kavrayabilir, hem de yüreğimizi aşka daha çok ısındırabiliriz. Şöyle ki: Aşk, somut kavramlara hapsedilemeyecek derecede özgür bir anlam yüklüdür. Onun, hiç kimsenin sahip olamayacağı bir hürriyet tutuşu vardır. Düşünün. Yüzlerce ve binlerce yıldır bir o kadar kalbe düşüp heyecan veriyor ve düştüğü her kalbi de ızdırabın çeşitli ateşleriyle kavuruyor. Bu ezayı insan insana yapsa asgari alacağı ceza, ziyasız nezarettir. Lakin aşk, halen bile durmadan kalb avcılığını sürdürebilecek kadar kabul edilemez ve asla reddedilemez bir özgürlüğün sahibi konumundadır. Aşkın hürriyet düşkünlüğünü anlamak, onu bir kavram içinde düşünmemek gibi bir rahatlığa sevk eder. Tüm bunları tahayyül ettikten sonra arkadaşıma şu soruyu sordum: Renklerin aşkı nedir?

         Bir de aşkın en basit ama en can alıcı tanımlarından biri var. “Aşk, sevdiğinin mutlu olmasını istemektir.” Yıllar yıllar evvel, gönlünüzün boş arazilerine ahulu gecekondular bırakan kişinin mutlu olmasını istemek… Bu huzuru bir başkasında bulsa dahi, yüreğinizin bir yanı onun hep gülümsemesini ister. Lakin bunun yanında, sevda çeken bünyenin dizginlemesi gereken bir his mevcuttur. Onu her şeyden, hatta kendi şiirinden bile kıskanır insan gün gelir de. Güzel gözlerini kimselere bırakamazsınız, kimselerden de alamazsınız. Kalbin iki dağının arasında, ne vuslata ne hüzne karışan bir dereden başka bir şey değildir, aşk. Onun mutlu olması gereken kişiyi kıskanamazsınız, kıskandığınız kişi ile mutlu olmasını istemek zorundasınız. Ardınızda yitirilmiş bir sürü mecal birikmiş olsa da, önünüzde sevdiğinizin güzel gözlerinin hep güleceğine dair bir define haritası bulundurursunuz. Ya yıkılacak o ahulu gecekondular, ya da umut mürekkebiyle imzalanmış tapusu dağıtılacak. Ve aşk; onun mutluluğu için, tapuları yırtıp yüreği bir yerlere terk etmek olacak. Basit ve can alıcı…

         Kara sevdanın kucağındaki her âşık, geceyi sever. Hüzne müptela olmuş bereketli gözyaşları zayi olmaz hiç. İlk bakışta bu, kedere bağımlılık gibi görünebilir. Fakat ümitsiz yaşayamayacak insanlar esamisinin ilk sırasını âşıklar işgal eder. Çünkü gece… Sadece gece, giderken ardında koca bir güneş bırakır. Hem de seher vakitlerine gizlenmiş umut damlalarıyla… Gece, aşığın tutkusudur. Ve sadece gece, şair eder insanı. Nasıl mı? Âşık ol da bil!

         Vesselam...






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...