7 Haziran 2012 Perşembe

ELLERİ KELEPÇELİ ÇOCUK


ELLERİ KELEPÇELİ ÇOCUK


            Hava soğuktu. Rüzgâr, tenleri okşayıp geçiverecek kadar nazik değildi o gün. Üstelik istasyonun bekleme salonunda oturacak yer de mevcut değildi. İnsanların sıkıntılı hallerini görmek bile, oraya girmemek için geçerli bir sebepti. Asker, bu sebepten kapıdan öylesine bakıp yanındaki mahkûmla dış tarafa ilerlemeye başladı. Mahkûmla binmeleri gereken treni dışarıda bekleyeceklerdi, kararı buydu.

            Dışarısı da pek tenha sayılmazdı. Bekleme salonunda yer olmadığı için dışarıda öylece dolaşan, dikilen küme küme insanlar vardı. Asker, köşe tarafta tek kişilik bir yer gördü. Mahkûmu oraya oturttu. O da önce sağa sola bakınıp ikamete emin gözlerle başında beklemeye başladı. Asker nispeten rahattı. Zira yanında elleri kelepçeli olan mahkûm, henüz on üç yaşında bir çocuktu. Çocuk, kara gözlerini genelde öne eğiyor; nadiren kısık gözlerle etrafa bakıyordu. Üşüyor fakat kesinlikle bunu umursamıyordu. Yakası bağrı açık haldeki beyaz gömleğinin üzerinde, soğuğa karşı formalite gereği giydiği kumaş ceketi vardı. Ona, mahkeme sonunda bu ceketin giydiriliş anını unutamazdı.

            Hakim kararını açıklayacağını söyleyince, duruşma salonundaki herkes ayağa kalktı. Çocuğun ağlamaktan şişmiş gözlerinde bir umut parıltısı belirdi. Zihnindeki özgürlük tutkusu, gözlerini kırpmasına dahi müsaade etmedi. Hâkim, ‘Ceza kanununun…’ diye başladığı cümlesini ‘… sekiz yıl dört ay hapsine karar verilmiştir.’ diye sonlandırınca; çocuğun göz kapakları tutkusuna baş kaldırdı ve aniden kapandı. Çocuk, yaptığının ne kadar ağır olduğunu ve arkadaşlarıyla top oynarken kırdıkları camın cezası kadar basit olmadığını fark etti. Bundan sonra yaşayamayacağı çocukluğunu şimdiden yutkunmaya başladı. Üstelik hayallerinden, hazmetmek kavramına henüz zihninde yer yoktu.

            Askerler, çocuğu ve yeni dostu pişmanlığını ayağa kaldırıp duruşma salonunun yanındaki küçük odaya götürdüler. Çocuk, istedikleri üzere gömleğinin kollarını sıvadı. Esmer, ince bilekleri soğuk bir kelepçenin hükmü altına girecekti. Zaten gözü, tozlu ayakkabısının burnundaki şekilsizliğe dalmıştı. Ellerini yavaşça kaldırdı ve askerlere doğru uzattı. Artık hürriyette üşüyen, elleri kelepçeli bir çocuğun hayatı başlamıştı. ‘Üşüyorum’ dedi. Kelepçe soğuktu, hava soğuktu, yüreği soğuktu. Derken askerlerden biri kapının arkasında asılı, tozlu olduğu her halinden belli kumaş bir ceket fark etti. ‘Al, bunu giy!’ diyerek çocuğa doğru attı. Çocuk, ceket elinde ve gözleri bileklerinde ne yapacağını bilemedi. Özgürlüğün kıymetini ve suçunun şiddetini, ceketi bile tek başına giyemeyişinden anladı. Çok utandı. Pişmanlığı, duvarlara çarpıp geri döndü vahametine. Askerin biri, kelepçesini çözdü ve ceketi giymesi için çocuğa müsaade verdi. Elleri kelepçeli çocuğun özgürlüğün ömrü, bir ceketi üzerine giyme süresi kadardı. Zeval ettiği çocukluğundan kovuldu ve üşümeyi umursamamayı öğrendi.

            Trenin istasyona gelmesine fazla bir süre kalmamıştı. Asker, mahkûmunun başında kimseyle muhatap olmadan bekliyor; çocuk da kelepçeli elleri arasından yerdeki taşları seyrediyordu. Neden sonra başını kaldırdı ve rayların diğer tarafındaki hareket etmeden duran vagonları izlemeyi başladı. Evine özlem duydu. Özledikçe üşüdü. Tam o sırada elinde taş bebeğiyle kendisine doğru yürüyen, beş-altı yaşlarında bir kızı fark etti. Küçük bir çocuk cesaretiyle kendisine doğru yürüyen bu soluksuz hissettiriliş, karşısına geçip kara gözlerine bakışlarını dikmişti bile. Çocuk, hasret kozasından zihnini çıkarıp kıza dikkat kesildi ister istemez. Kız ise artık çocuğun ellerine ve daha önce hiç görmediği bilek halkalarına bakıyordu. Mahkûm edilmişliği ve pişmanlığıyla kızın hareketlerini takip ediyordu çocuk da. Ardından, taş bebeğini sımsıkı kucaklayan küçük kızın ağzından ‘Ellerini mi satıyorsun?’ diye bir cümle duydu. Şaşırdı, anlayamadı. Hâlbuki kız, o yaştaki aklıyla, çocuğun eline bir çeşit süs takıldığını ve çarşıya götürüp ellerini satacağını düşünüvermişti. Çocuk, sessiz ama şaşkın bir halde kızı dinlerken; kız eliyle biraz ilerideki ağabeyini gösterdi. ‘Ağamın ellerini almışlar, ellerini bana satar mısın?’ dedi, çocuğun bakışlarını tekrar kendisine yönlendirerek. Kızın ağabeyi, kara gözlü çocukla akran sayılabilirdi. Kendisini onun yerine koydu çocuk. Onun iki eli de, muhtemelen bir kaza neticesi, vücudunda mevcut değildi. Çocuğun ise elleri vardı, sapasağlamdı; üstelik kelepçesi de yanındaydı. Çocuk bu ellerle suç işleyip mahkûm olurken, o ise elleri olmamasına rağmen özgürdü. Yüreğindeki hüzünlü pişmanlığın üzerine zihnine de derin bir kavram karmaşası sunuldu. Küçük kız, iki gün önce yanına gelse suç işler miydi yine?

            Gözleri yaşaran çocuk, başını tekrar öne eğdi. O anda kız, tek değerli malı olan taş bebeğini çocuğa uzattı. ‘Satmayacak mısın, değişelim mi?’ dedi. Çocuk yerinden fırladı aniden. Dayanamadı, hıçkırmaya başladı. Asker, ‘Hop! Nereye aslanım!’ diyerek tuttu yakasından. Çocuğun hıçkırıkları şimşek, gözyaşları yağmur olmuştu sanki. Öyle bir ceza çekiyordu ki, mahkûm edildiği sekiz yılın ehemmiyetsizliği düştü vicdanına. Bir an evvel trene binip kurtulmak istedi bu hürriyetten, daha önce kelepçesine bakıp utanan çocuk.

            Trenin gürültülü bir şekilde istasyona gelişi, soğuk havada esen rüzgârın şiddetini arttırmıştı. Tren durdu. Asker, mahkûmunun kolundan tuttu ve vagona çıktılar birlikte. Yolcu vagonları, bir yandan dolup bir yandan boşalıyordu. Kompartımanın kapısını kapatan asker, mahkûmunun karşısına geçip oturdu. Soğuk havada sürekli ayakta kalmak bünyesini yormuştu. Temiz bir soluk aldı ve sırtını koltuğa dayayıp rahatladı. Kara gözlü çocuk, biraz hava almak istediğini söyleyerek ayağa kalktı ve camı açtı. Bunları yaparken; askerin kendisine ters ters bakmasını, üşümeyi umursamadığı gibi umursamadı. Çocuğun gözleri, muhakkak o küçük kızı arıyordu. Dikkatlice dışarıya baktı, göremedi. Kendileri gibi, o ve ağabeyinin trene binmiş olabileceklerini düşündü. Düşüncesinin tünellerinde ilerlerken, tren de yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Hak ettiği bir vicdan azabının içinde olduğunu bilerek, ellerini camdan dışarı çıkardı. Çünkü kelepçeli elleri, vicdanının hürriyetine mahkûm olmalıydı. Yüreğinin her köşesine haykırdı sonra, kara gözlü çocuk: ‘Al ellerimi küçük kız, bedava!’
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...