19 Nisan 2012 Perşembe

ŞAİRİN ŞEHRE VEDASI


ŞAİRİN ŞEHRE VEDASI
(Gözlerimin daldığı yerdesin.)
İSMAİL FAZIL ATABAY

            Namazdan çıktı. Caminin önündeki ömürlük çınar ağacının gövdesine dayanarak ayakkabılarını ayağına geçirdi. Bir yandan da dağılan cemaatten selam verenler oldukça, gülümseyerek karşılık veriyordu. Başını öne eğerek yürürken, gülümsemesi de yüzündeki yerini terk etmeye başladı. Aklı hala ‘aklı başında değil’liklerde kalıyordu. Sebeb-i efkârına velhasıl düşüremiyordu bir türlü, tekerrür eden yürek yangınından. Uzak şehrin ışıklarında yürüdüğü, uzak kaldırımlara ağlamak istiyordu. Kendi zamanında, kendi şehrinde… Bir seher vaktinde, İstanbul’da uyanmalıydı. Başucunda bir kalem, bir kâğıt, iki de kahverengi hayal ile…

            Yolda ilerlerken ellerine baktı öylesine. Dayandığı ağacın kurumuş gövdesinden birkaç parça yapışmıştı eline. Ellerini birbirine kapatıp sol yanındaki çeşmeye ilerledi. Ellerini temizleyip yoluna geri döndü. Elleri temizdi, peki yüreğini ne zaman temizleyecekti? Birden öylece yolda durdu. Kendinden geçercesine… Aman Ya Rabbi! Bugüne kadar neden temizlemeye uğraştı ki? Onun içinde bulunduğu yüreği nasıl kirli olabilirdi ki? Her zamanki gibi hatayı kendisine defnetti. Sustuğu kadar gözyaşı serpti kürek kürek, hasretinin üstüne. Cazip bir hiddetle meşgul etmişti o güne dek zihnindeki sükûneti. Yürümeye başladı. Ve gözleri, artık bir yerlere dalmak istiyordu.

            Esen rüzgâr, ıslaklığın da etkisiyle ellerini üşütmüştü. Ellerini montunun cebine soktu. Kararsız kalmaya karar verdiği günlerdeki haline büründü. Tekrar gülümsedi. Zira onun gözleri, adamın gözlerinin daldığı yerde olmalıydı. Başını kaldırdı. Kendisine bakmadan öylece önünden geçen tanıdık bir endam gördü. Yüreğindeki hasretten burukluk, göğüs kafesini sallamaya başladı. Onun gözleri… Gözleri, bıraktığı gibi ışıldamaya devam ediyordu. Ve o, adamı ne kadar da güzel fark etmiyordu. Hunharca geçiyordu adamın önünden sadece. Boynunda, gözleri kadar ışıldamasa da, parlayan kolyesini fark etti. Yuvarlaktı ve onun gözleri kadar kocamandı. Arada sırada ettiği tebessümlere ahenk veriyordu. Yürüdü endam. Adam, yine kısık gözlerle arkasından bakıyordu. Şimdi tam da gözlerinin daldığı yerdeydi.

            Elleri hala montunun cebindeydi. Elleri ona lazımdı çünkü, üşütmemeliydi onları. Eline kalem alıp gözlerinin daldığı yerden devam edecekti aşkına. Şehrin tam ortasında öylece dururken, şiire göçmek için hazırladı yüreğindeki azıkları. Gözleri dalgın halde şair, tam ortasında şehre veda etti. Kalabalık kaldırımların Kays’ı, tertib-i mecaz dahilinde uyaklı adımlar atarak yürümeye başladı. Onun için, henüz yanağından süzülmemiş bir gözyaşı daha vardı. Vakt-i malum; bir kalem, bir kâğıt ve iki kahverengi hayal ile İstanbul’da kaldı.

            Vesselam…

           

           
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...