15 Şubat 2012 Çarşamba

KIZ KULESİNİN GÖLGESİ

KIZ KULESİNİN GÖLGESİ
(Ve aşk, ‘SEN’ olmaktı hikâyenin birinde)
İSMAİL FAZIL ATABAY
Denize hasret bir şehirden, denize sığınmış bir şehre seyahat etmeye karar vermişti genç kız. Perona yaklaşan otobüsünü görünce, çantasını omzuna aldı ve kendisini yolculuğa hazırlamaya başladı. Bir yandan da gideceği şehirde onu bekleyen arkadaşlarıyla mesajlaşıyordu. Fakat bu sırada genç kızın gözleri; yürek yurdunun eksik bağımsızlığını, yarım kalmış kurtuluşunu anlatıyordu etrafına. Etrafındakiler ise, büyük ve kahverengi gözlerinin güzelliğinden bu telkini anlayamıyorlardı elbette. Kız, bu durumdan rahatsız oldu ve hafifçe kaşlarını çatarak başını öne eğdi. Telefonunun kulaklığını takarak müzik dinlemeye başladı. Yolculuk bitene kadar zihninin şehrine denizi getirebilecek miydi acaba?

Uzun ve alaca sevdalı bir gece yolculuğunun ardından, mavi örtülü şehrin muazzamlığına ayak basmayı başardı. Çantasını omzuna aldı ve onu karşılayacaklarını umduğu arkadaşlarını aramaya başladı güzel gözleriyle. Karşı tarafta iki tanıdık sima gördü. Tam genç kızın ismini söyleyeceklerken, kız onlara gülümseyerek yürümeye başladı. Tebessümünde, güneşe dokunup da dünyaya geri dönen bir parıltı vardı. Rahatsız edici bakışlara aldırış etmemeye çalışarak arkadaşlarına doğru yürüdü. Belli ki çok özlemişlerdi birbirlerini. Hasret kelamlarını kısa tutarak, çağrılan taksiye yöneldiler. Genç kız, arkadaşlarının birlikte kaldığı öğrenci evini merak etmiyor değildi. Lakin şehrin manzarasından gözünü alamayışı, bu merakını zihninin karanlık bir odasına gönderdi. Beklenti odur ki, şehir de kızın gözlerinden alamıyordu büyük surlu bakışlarını.

Genç kız, arkadaşlarının sempatik öğrenci evinde yol yorgunluğunu üzerinden kolayca attı. Bir an önce bu büyük şehri, yeniden ama başka bir aşkla gezmek istiyordu artık. Evden çıkarken kalın, koyu kahverengi pardösüsünü üzerine giydi. Tatlı-al renkteki başörtüsünü düzeltti aynanın karşısında. Kırmızı, genç kızın en çok sevdiği renkti. Suret-i kamer ve gözlerinde hazan… İşte yine, yüreğinde kanat çırpmayan bir kırlangıcın varlığını hissetti. Neydi bu? Hâlbuki cevabını çok iyi biliyordu. Uzun zaman önce çok uzaklarda, şiir yazan bir adam tanımıştı. Kendisini sessiz, temiz ve yüce bir aşkla sevdiğini hatırladı. Yüreğindeki kötürüm kırlangıcın anatomisinin zihnine açıklaması şu oldu: ‘Demek ki birisi, bir yerlerde hala bana şiir yazıyor.’O güzel tebessümünü gerçekleştiremedi bu kez, mantık oyalamacasındaki genç kız. Şehrin büyüsüne odaklanmaya çalıştı yeniden. Arkadaşlarının söylediklerini başıyla onaylıyordu sadece. Şehrin şairane güzelliği, güzelliğinin gözünü aldı. Şehir, şair, şiir… Ve henüz duyamadığı, kırlangıcın kanat sesleri…

Kocaman, ışıl ışıl, albenisi bol bir alış-veriş merkezinde dolaşmak; az kalsın bu güzel ve yaşlı şehri unutturuyordu genç kıza. Arkadaşlarına en çok gitmek ve görmek istediği yeri söyleyecekken; ikisi de kızın bu halini anlarcasına, önce bir cafede oturup bir şeyler içmeyi sonra dışarı çıkmayı teklif ettiler. Bu açıklama, genç kızın yüreğindeki özlemin gözlerini kısıp sakince beklemesini sağladı. Yorulan kadem, gülümseyen leb, çekinen perçem… Bu üç pusat ile merhaba diyordu İstanbul’a, genç kızın kahverengi sözleri.

İkindi ile akşamın arasında bir zaman dilimi ve İstanbul’un ayazlı deniz havası… Arkadaşlarıyla taksiden inen genç kızın önüne serilen kırmızı halıydı bunlar. Neden sonra gözlerini kapattı ve derin bir kız kulesi çekti ciğerlerine. Yaşaran gözleri, o kadar güzel parlıyordu ki İstanbul’a. İstanbul utandı. Hem de ilk görüşte… Tıpkı, o uzakta bir yerlerde şiir yazan adam gibi… Genç kız, kız kulesinin yakamozları karartan gölgesini izledi bir süre. Bir şeyler yüreğini fethetmeye başlamıştı bile. Yüreğindeki kırlangıç, şehr-i aşkın semasına doğru kanat çırpmaya başladı. Farklı bir boyutta, damlayan şiirleri duymaya başladı ardından. Kara kalemli şairin kara sevdası geldi aklına. Sağ elini alnına koyup, birkaç saniye önce olanları unutmaya çalıştı. Kulağına bir ses fısıldandı aniden: ‘Şiirim, sensin.’ Genç kız, şaşırdı ve korktu. Bir türlü kıpırdayamıyordu. Mavi taşlı yüzüğünün takılı olduğu sağ eli alnında, öylece kalakalmıştı. Bu sözü ancak bir kişi söyleyebilirdi. Ve genç kızın yüreği, garip bir şekilde bu sesin kulağına şiir damlatmasına devam etmesini istiyordu. Bu istek geri çevrilmedi: ‘Şiirim, sensin. Sevdalı kalemim ve dost kâğıdım… Unutamadığım, sensin. Lakin söz veriyorum. Unutacağım seni bir gün. Hangi gün biliyor musun? Ne zaman ki; izlediğin kız kulesinin gölgesi kıyıdaki kayalıklara vurdu, işte o zaman ben seni unuturum. Şair sözü…’

Genç kızın yürek yurdunun eksik bağımsızlığı tamamlandı. Ve kırlangıç, aradığı şehri buldu. O an, kız kulesinin yakamozları karartan gölgesini izleyen genç kız; şiir yazan bir adamın uzaklardan atılan imzasını gördü. O güzel simasını bir gülümseme kapladı. Arkadaşlarına döndü ve onlardan kız kulesiyle birlikte fotoğrafını çekmelerini istedi. Nihayetinde ortada bir şiirin hatırı ve bir şairin sözü mevcuttu. Tabi bir de İstanbul…

Vesselam…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...