10 Ekim 2011 Pazartesi

GÜZİDE BİR GÜZDE GÜLÜMSER BİR GÜL

GÜZİDE BİR GÜZDE GÜLÜMSER BİR GÜL

İSMAİL FAZIL ATABAY

—    Ne oldu dostum? Daldın gittin yine. Dinmez bu Karadeniz’in dalgası, bilmez misin?

—    Yok usta, düşünüyordum.

—    Neyi düşünüyorsun?

—    O’nu. Hala yüreğimi sallıyor; nerede, ne yaptığını düşünmek.

—    Çok fazla düşünüyorsun bence dostum.

—    Ne yani, düşünmeyeyim mi?

—    Düşün tabi. Ama unutmaman gereken bir şey var. Ne kadar düşünürsen düşün, hep bir fazlası vardır. Bunu asla engelleyemezsin. O yüzden yapman gereken, az düşünmek ama iyi düşünmek.

—    Bilmiyorum usta. Aklımdan çıkaramıyorum işte. Bazen diyorum, aklımla birlikte çıksa gitse hani. Kim bilebilir, deliriyorum belki.

—    Deliliğe meylediyorsan, aklından boşalttığın kadarını yüreğine doldurmalısın. Sen daha aşk acısını sevmeyi öğrenmemişsin. Sen deliliği seçsen de, delilik sana meyletmez; bilesin.

—    Ne demek bu usta? İnsan hiç acıyı sever mi?

—    Bak dostum. Eski zamanlarda yaşayan farklı bir bülbül varmış. Farklıymış. Çünkü bir türlü fıtratının gereğini yerine getiremiyormuş. Yani, diğer bülbüller gibi kendine bir gül seçip ona âşık olamıyormuş. Bu tıknaz ve bitmez sorunun kendisi de farkındaymış. Uzun yaz günlerinde, cıvıl cıvıl uçup gül bahçelerini dolaşmış. Sürüyle gülün içinden birini sevememiş. Dermiş ki soranlara : ‘Ben dikensiz gül aramıyorum. Sorun dikeninde değil zaten. Güllerin hepsi güzel... Fakat hepsi aynı güzel… Ben, bana _bülbül_ diyeni değil; bana _gel, gül_ diyeni arıyorum.’ Ve bülbül sitemini anlattıkça; kendini daha anlaşılmaz, daha umutsuz bulmuş. Uçmuş, uçmuş. Koca bir yazı nadide gül bahçelerinin üzerinde uçarak tüketmiş. Yaz bitmiş. Bülbül de umudunu, bir dahaki yaza kadar kanadının altına kıstırmış. Zaman geçmiş. Sonbaharın ortalarına doğru gül bahçesinin birinde, ölmek üzere olan bir gülün gülümsediği haberi yayılmış. Eski zamanların diyarının halkı, bu gülü ve onu seven bülbülü merak etmeye başlamış. Zira adet olduğu üzere, güller yaz bitiminde hemen ölüverirlermiş. Ve kendilerine âşık bülbüller de öylece şakır dururlarmış. Bu nadir rastlanan durumu aşkını bulamayan bülbül de duymuş elbette. Gitmiş, aramış ve bulmuş o gül bahçesini. Gerçekten de koca bahçede bir tek gül varmış. Dikenleri keskinliğini yitirip, boynu bükük olmasına rağmen gülümsemeye devam ediyormuş. Bülbül, merakla yanına konmuş. Gül, o kadar güzel gülümsüyormuş ki; bülbül, koca yaz onu neden göremediğini düşünerek hayıflanmış. Gül, boynunu biraz kaldırıp bülbüle seslenmiş: ‘Beni arıyormuşsun. Ben de seni bekliyordum.’ Bülbül şaşırmış: ‘Nasıl olur?’ demiş. ‘Güneşin nakış nakış gülleri güzelleştirdiği yaz günlerinde, ben seni nasıl olur da göremedim?’ Gül, gülümseyerek cevap vermiş: ‘Sen yaza aldanmışsın. Yazın bu koca bahçede gülümsemeyen bir tek gül bile yoktu. Bülbüller, sevdalı gökyüzüne kanat çırpıyorlardı. Yaz bitti. Bak bakalım etrafına hiç bülbül kalmış mı? Gerçek âşık, ecelle yarenlik eden gülün dikenine sarılır. Ve sonbaharda gülümsüyorsa bir gül; bil ki o, bülbülüne gerçekten âşıktır.’ Bülbül bunları gözü yaşlı dinlerken, gülün sesi kesilivermiş. Gül, tebessüm ile ölmüş; aşk ile. Ve bülbül, gülünü doya doya sevemeden onun acısını sevmiş. Âşık kanatlarını gökyüzünün yağmurlu sevdasına doğru çırpmaya başlamış. Gül’ü her aklına geldiğinde de ‘Bana sensizliği nasip eden Allah’a şükürler olsun.’ demiş.

—    Sevdiğim insandan ayrıyım ve üzülüyorum diye, şükür mü etmeliyim yani usta?

—    Evet dostum. Aşk, acı demek olmasaydı; gökyüzü ağlamak için sonbaharı beklemezdi. Üstelik atladığın bir nokta var.

—    Nedir usta?

—    Sen, kendini diğer bülbüllerden farklı mı zannediyorsun?

—    . . .

—    Ben de öyle düşünmüştüm.

 

Vesselam…

 

 

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...