10 Mayıs 2011 Salı

SÖYLE N’OLUR, ANNELER GÜNÜM KUTLU OLSUN MU?

‘SÖYLE N’OLUR, ANNELER GÜNÜM KUTLU OLSUN MU?’
(az söylenen şarkılar gibi, az dillenen bir hikâye)
İsmail Fazıl Atabay
Daha önceden kurulmuş çalar saat, vakti geldiğinde odayı gürültüsüyle doldurdu. Yatağında uyumadan öylece uzanmakta olan kadın, çalar saatten beklediğini almış bir halde doğruldu ve bir sonraki sabaha kadar onu susturdu. Sabah namazını kıldıktan sonra, günün heyecanına yenik düşen gözleri uyumasına müsaade etmemişti. Çok önemli bir güne hazırlamalıydı kendini. İlk kez bu sene oğlu, anneler gününde yanına gelmeyecekti. İçi buruk olsa da oğlunu görmek için, anneliğin mütevazı yüceliğini yüreğine koyarak onun ayağına gidecekti. Cennet, bir annenin ayakları altında, uzaktaki bir evlada kapılarını ardına kadar açmak üzere…

Kadın, abdest almadan evden çıkmak istememişti. Havluyu bir kenara bıraktıktan sonra odasına çekildi. Oğlunun iki yıl önce ona hediye ettiği mor ve desenli eşarbını çıkardı. ‘Bak ben sana ne kadar değer veriyorum, ama sen yoksun’ demek istercesine… Bomboş odanın hüzünlü yalnızlığını bozan aynanın karşısına geçti. İki elini duvara yasladı ve gözlerinin içine, duygu belirtisiz suretiyle, bakmaya başladı. Ağlamamalıydı. Bugün onun ‘anne günü’ydü. Üstelik daha az önce abdest almıştı. Bir anda gözlerini tavana yöneltti. İşe yaradı. Gözleri nemlenmedi. Fakat yüreği de hiç kurumadı. Uçurumun kenarından sarkmış mutluluğa el uzatan dal, her zaman umut olmayabilir.

Evinin kapısını sessiz ve sitemsiz bir şekilde çekti ve oğluna doğru yola koyuldu. Evinin elli adım ilerisindeki büyük çınarın gölgesinin düştüğü tarafta bulunan taksi durağında soluğu almaktı niyeti. Yürümek istiyordu aslında. Fakat bacakları yaşını hatırlatıyordu kadının zihnine. Oğlunu görmek için de aceleci davranıyordu açıkçası. Bu yüzden taksi tutmak, iyi bir fikirdi. Yolda ilerlerken, ellerinde çeşitli hediye ve çiçekler bulunan neşeli çocukları seyretti. Muhtemelen, anneler günü cıvıltılarıydı bunlar. Koşa koşa annelerine gideceklerdi. Kadın da taksi tuta tuta oğluna… Evde biriktirdiği hüznün üstüne bu hüznü de ekledi ve taksiye bindi. Oğlunun onu özleyip özlemediğini düşünmeye başladı ardından. Bu boş vakit düşüncesi, vesveseye beş kala silindi gitti. ‘Özleseydi gelirdi’ demedi kadın. Oğlunu tanıyordu. Özlemese de gelirdi. Ne yapar eder, gelirdi. İlk kez oğlunun gelemeyeceğini bildiği bu anneler gününde, tüm bu bildikleriyle oğluna gitti kadın. Gözyaşı ne kadar çok bekletilirse, hıçkırık o kadar çok yer bulur bünyede.

Taksiciye ‘Geldik mi?’ diye bile sormadı kadın. Taksimetreyi okudu ve parayı uzattı. Şoför, paranın üstünü vermek isterken; kadın ‘Kolay gelsin oğlum’ dedi ve aşağı indi. Başını hiç kaldırmadan yürümeye başladı. Önceden bu yolu ezberlediği her halinden belliydi. Etrafına göz ucuyla bakarak yürümeye başladı. Baktığında, bir sürü evladın annelerini beklemekte olduğunu hissetti. Zaten hissetmekten başka da bir şey yapamazdı. Birkaç adım ötede oğlunun da onu beklediğini hissetmek, oğlunun gülümseyerek kendisine sarılmasını yaşamak istiyordu. Esasında kadın, sadece yaşamak istiyordu. Bir annenin gözünden damlayan yaş kadar paramparça edebilecek bir mermi, henüz icat edilmemiştir herhalde.

Besmele çekti ve oğlunun yanına, bir yanı eksik halde çöküverdi. Oğlunun kapkara elbisesi üzerindeki çiçek desenlerini süzerken, yine birden ağlamamak için başını yukarı kaldırdı. Hâlbuki gökyüzündeki parçalı bulutlar, ‘Yağmurunu serbest bırak’ dercesine göz kırpıyordu kadına. Her ne kadar denizci düğümüyle düğümlese de kursağına hıçkırığı, yüreğinin volkanını bastırmaya yetmedi anneliği. Yaşanmış acı gerçekler, zihninin kadrajına giriverdi. Niye başını kaldırmadan yürüdü ki oğlunun yanına? Giriş kapısındaki şehitlik yazısını görmemek için… Kapkara bir elbiseye benzettiği kara toprak, oğlunun üzerinde yığın halinde duruyordu. Kadının zihni acı gerçeklerle açıldıkça, yüreği umutsuzlukla kapanmaya başladı. Mantığın açıklayamayacağı kadar elemli bir tezat… Aylarca karnında taşıdığı bebeğinin ilk kez kucağına aldığında okşadığı başına, şeref mağduru insan maskelilerin kör kurşunlarının gireceğini bir anne mantığı kabullenebilir miydi? Ya da; bebeğinin yumuk yumuk, pamuk tenli ayağına şehit piyade er yazılı tek diş künyenin takılacağını… Ya da; bebeğinin ilk kez anne diyen o şahane dilinin, son kez Kelime-i Şahadet getirip getiremediğini hazin bir mahrumiyetle düşüneceğini… Ya da; bebeğinin sımsıkı kundaklanmış nazar saklasın vücudunun toprak ile sarmaş dolaş olacağını… Kadının mantığı, doğal olarak, bunları kabullenmediği içindir ki; oğlunun olmadığı ilk anneler gününde, yüreğinin umut kırıntılı hayalleri bir hayli öne çıktı. Toprağı okşadı. Mezar taşındaki ay ve yıldızın üzerinde sabit duruyordu diğer eli de. Şairlerin efendisinin mısraları gelmeli akla; bir hilal uğruna batan bir güneş daha…

Kadın, çok önemli ve heyecanlı bir ‘anne günü’nün akşamına doğru, oğluna hediye etti dualarını. Onu oğlundan ayıranların hesabını verecekleri güne şahitlik etmeyi umarak yaptı bunu. Oğlunun yanından ayrılırken, bir anda geriye döndü ve ağzından şu sözler süzüldü: ‘Canım oğlum. Sen şehit olmaya doğmuşsun, nasip… Hak verdi, Hak aldı. Dilerim bu vatanın son şehidi sen olursun oğlum. Peki şimdi, söyle n’olur, anneler günüm kutlu olsun mu?’
İSMAİL FAZIL ATABAY

 

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...