17 Nisan 2011 Pazar

VER PARAMI

VER PARAMI

“En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, hiç lafı dolandırmaya gerek yok.”
Bu tutumunun neye mal olacağını hesap edemedi. Karşısında kısa boylu, kel, yanık yüzlü, kılığı bozuk biri olması neyi değiştirirdi ki?
“En son söyleyeceğin şeyin bu olacağını nasıl biliyorsun?”
Tabi, mantık adamı doğrular. Mantığın alanını pek iplemeyen iri yarı, düzgün kılıklı, yeni tıraşlı adamın cevabını pek merak ettim doğrusu.
“Neyi en son söyleyeceğimi nereden biliyorum?”
Bana sorarsanız kırmızı yüzlü, kalantor adamımızın sorusunu toparlaması lazım. Aynı zamanda kafasını da zira, kafası karıştı. Gözünden başka parlak yeri olmayan adamımız soruyu anlıyor aslında. Anlaşılmayacak yeri var mı?
“En baştan söylediklerine bakarsak, en son söyleyeceklerini söylemiş bulunuyorsun. Konuşma burada bitmeli değil mi?”
İyiden iyiye genişlemeye meyil tutmuş göbekli adam sesini yükseltme zamanının geldiğini ama yine de sorunun içeriğinin kendine bir zararı var olup olmadığını anlaması da gerektiğini düşündü. Yapmayın canım, bakışlarından belli oluyor.
Konuşurken belli olmuyor ama ara sıra virgül kullanmak zorunda kalıyor insan. Sağ elimin serçe parmağı yılların tecrübesini bir kenara bırakmak zorunda. Yenilik iyidir, derler bir de.
“Parayı almaya geldim efendi başka söze ne hacet?”
Ne dersiniz, meramını ifade etti siniri geçmiş olmalı. Zannetmiyorum. Ne olduğunu henüz anlamadı.
“Konuşmalarınızı planlayarak geliyorsunuz ama yine de planınıza sadık kalmıyorsunuz. Konuşmamız devam ediyor ve böyle giderse epey de devam edecek. Şimdi neyi konuşuyoruz biz?”
Bu durumda ben olsaydım, elinin körünü, derdim. Kafası karışık olmak da bir özür sayılır. Adamımız etrafına bakınıyor bir an. Ne görmeyi umuyor, sorusunun değil, yanlış yere mi geldim, sorusunun cevabını arıyor.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
Bakın ihtiyaç duyulan şeylerin yanlış yerlerde durması ile hiç olmaması aslında yakın şeyler. Ha olmamış ha yanlış yerde olmuş, ne fark eder? Çekicim var ama sandıkta sandığın anahtarı da amcamda. Çık çıkabilirsen işin içinden. Kelimeler kafamda dönüp duruyorlar ancak onların oturmuş ve hemen dilimin uç tarafına yakın bir yerde beklemeleri lazım değil mi? Bunu gibi de virgülün serçe parmağımın hemencecik uzanıvereceği yerde olması gerekli. Adam bakındı. Etrafta yabancı bir şey yok. Bu adamdan başka. Tanıdığı bir adamdı bu. Şimdi tavırlarına ve konuşmalarına bakarsa tanıyamıyor.
“Mümkün değil, bir kere sizinle dalga geçecek halde değilim. İkincisi, sözünün sonunu başını bilmeyen bir adamla nasıl dalga geçebilirim? Benim kullandığım imalı kelimeleri, kurduğum müstehzi cümleleri nasıl anlayacaksınız?”
İş sarpa sardı?
“Bak güzel kardeşim, hangi konudan bahsettiğini anlamıyorum ama bir an önce paramı vermezsen kötü olacak?”
“İlk söyleyeceğiniz şey muhtemelen buydu. Yani aslında son olarak söylemeniz gereken. Bu tamamen sizin tasarladığınız bir şey değil miydi?” “Evet.”
“Tamam işte, ilk başta söyleyeceğiniz şey en son söylemeniz gereken sözdü ve vurgu buna ait olacaktı. Şimdi ise vurgunun hangi konuda olması gerektiğini yani sizin hangi şeyi daha çok önemsediğinizi anlayamıyorum.”
Çocukça bir tavır aldı göbekli adam.
“Paramı ver de gideyim güzel kardeşim. Beni bu tür saçmalıklarla uğraştırma. Ayrıca virgülde hala bir sorun olduğunu düşünen yazar da epey kızdı. Daha fazla kızmadan şu işi bitirelim.”
Sen işine bak! Ben de kendi işime bakayım. Bu yeni yetme kahramanlar da ne acayip oluyorlar canım. Sana ne benim virgül problemimden? Dünyada neler oluyor, adam benim virgülüme takmış.
“Son söyleyeceklerinizi hala belirleyebilmiş değilsiniz. Çok merak ediyorum son söyleyeceğinizi hala söylemediniz. Acaba altından ne çıkacak?” Deve çıkacak!
“Söyledim ya, paramı ver, gideyim. Yoksa kötü olacak.”
“Hah, buraya gelecek yani öyle mi? Tehdit. Niçin beni tehdit ediyorsunuz? Ben sadece son cümlenizi merak ediyorum. Çok şey mi istiyorum? Hayır, bu çok şey sayılmaz. Konuşmanızın başında, konuşmanızın sonunda söylemeniz gereken şeyi söyleyeceğinizi söylediniz ve ben hala merak ediyorum. Konuşma aynen şöyle başlamadı mı? ‘En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, hiç lafı dolandırmaya gerek yok. Evet, öyle başladı. Şimdi de aynı cümleyi kurun paranızın tamamı zaten cebimde, alın gidin.”
Olay nerede geçiyor? İyi bir okuyucu olayın bir mekanı bulunduğunu ve bu mekanın her iki taraf tarafından bilinen bir yer olduğunu hatta kısa adamın mekanı olduğunu biliyor. Demek ki, kalantor adamımız bu durumda misafir. Hem de az önce kovuldu. Öyle demeyin bu, ince bir kovulmadır. İçinde her ne kadar bir şartı yerine getirmeyi taşısa da öyle.
“Ver şu parayı da gideyim artık. Seninle uğraşamam.”
“Size bir soru. Kısa yollar varken niçin uzun yolları da yaparlar?”
Tıraşlı bir yüzün terlemesi nasıldır, bilir misiniz? Damlalar en kısa yoldan aşağı inerler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...