26 Şubat 2011 Cumartesi

BÜLBÜLCE


BÜLBÜLCE…
İsmail Fazıl Atabay
Aşk, Allah…
Aşk, Allah’a…
Aşk, Allah’tan…
Aşk, Allah’la…
Âşık değil misin?
Allah Allah!
(‘deva-i kalb’den)
***
Bülbülce bilmeyenler, onun her söylediğini ‘gül’ diye algılarlar. Hâlbuki bülbül, ‘diken’ demeye bile cesaret edemez aşkından. Gül bahçesinin dış duvarının dibinde, bükük kanatlarıyla, gerekeni şakıyamamış diline ağlar durur. Zaten ne ‘gül’, o hayaldeki gibidir; ne de bülbül, tahmin ettiği gibi âşık… Bunu nereden mi biliyorum? Biraz bülbülcem var, şöyle aşkımı anlatacak kadar.
***
Günümüz fırtınalarında; bülbül ve gül kavramları, süslü ve nakışlı bir halde sunuluyor, içinde at koşturulabilecek kadar boş gönüllerimize. Her çiçeği, gül diye yutuyoruz uzun zamandır. Buna ‘eyvallah’ dememiz

24 Şubat 2011 Perşembe

KÜÇÜK GÖZLERİMİN BÜYÜTTÜĞÜ DÜNYA


KÜÇÜK GÖZLERİMİN BÜYÜTTÜĞÜ DÜNYA
Şeyma YILMAZ
Küçük bir kız, çocuğuyken en çok büyümeyi isterdim. Her çocuk büyük olmak ister tabi ama kısa sürelidir birçoğunun bu arzusu. Dalıverirler hemen oyunlara, çocukça hayallere… Oysa ben…
Hep gözüm büyüklerde! Hele o on beş on altısında kızlar yok mu? Ah ben de onlar kadar olsam… Bir araya geldiklerinde selamlaşmaları ayrı, gülüşmeleri ayrı, odalara kapanıp fısır fısır konuşmaları ayrı büyülerdi beni. Bir seferinde sırf onların yanında birazcık kalabilmek için dedemin Almanya’dan getirdiği bebeğimi feda ettim. Kurcalarken bozdular bebeğimi, şarkı söyleyemedi bir daha. Yaşım biraz daha büyüdüğündeyse dünya meseleleri konuşulan sohbetler ilgi alanım oldu. Aralarında özel şifreler olduğunu düşünürdüm büyüklerin. Biz çocuklar da aynı

21 Şubat 2011 Pazartesi

GÖNÜLLÜ AHMAK

GÖNÜLLÜ AHMAK
Mustafa Uysal
Ne kadar yorgun olsam yağmur dinlendirir. Ne kadar tarumar hissetsem kendimi yağmur dinginliğe erdirir. Yağmur yağar, yağar, yağar...

Yağmur yağarken sadece dinlemek gerek belki. Yorgunluğu, alt üst olmuşluğu yenebilmek zor. Hele şehirde, yağmurdan böyle bir şeyi beklemek tuhaf. Yağmur yağıyordu gök, çatlarcasına çalkalanıyordu. Tarlanın üst başındaki yol, alt yanındaki dere coşmuş sele kesmişti. Yoldan tarlaya su gelmesin diye, dedem eline bir kürek aldı yanında ben. Bir çulu başımızın üstüne atıp elde kürek çalıştık. Yağmur, çimenler üstüne yağdı; ağaçlar üstüne, toprağa, taşa, saçlarımıza...

19 Şubat 2011 Cumartesi

EGO… EGOİST…EGOİSTİZ…

EGO… EGOİST…EGOİSTİZ…
İSMAİL FAZIL ATABAY
190211
Edebya… Yolu gösterdiler sadece, bana yürümek kaldı.
***
Şu an okumakta olduğunuz yazı, bu değerli platformdaki ilk emekleyişimdir. Dilerim, bereketli lakırdılar dökeriz her seferinde.
Ben gazeteci değilim. Kendini gazeteci sananlardan da değilim. Keza, tek bir ideolojiyi yarım yamalak öğrenip yumruklayabilirdim etrafımı. Eleştiri adı verilen bir sığınak her zaman var nasıl olsa.
***
Sonu ‘ist’ ile biten kelimelerden bir liste hazırlamaya kalksak, herhalde dönüp dolaşıp başına kendi ismimizi koyardık. Kimse de bize egoist demezdi. Diyeni de zaten ‘kimse’ yerine koymazdık muhtemelen.

FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR Mİ?

FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR (Mİ?) 190211
Mustafa Uysal
Aslında tekrar yazmayı düşünmüyordum şu futbol meselesini.
Ta ki, ne kadar yalnız olduğumu bir yazı vesilesiyle tekrar görene kadar…
Dünyanın topu yahut topun dünyası.
Yazıyı ikindi vakti okudum ve cevap yazıp yazmama konusunda gece yarısından sonraya kadar düşündüm. Değecek mi duyarlılıklarımı ve önceliklerimi tekrar ifade etmeye? Bu kez anlatabilir miyim derdimi yahut zaten bildikleri şey konusundaki inatlarını bu kez kırabilir miyim? Hayır, yapamam. Yine de belki kendimi temize çıkarmak adına değil ama iman ettiğim şeylerin getirdiği yaşam tarzı adına bir kez daha hatırlatabilirim neden böyle davrandığımı.  
Aynı gazetede yazdığımız yazarlardan birisi yazmış… (18.02.2011)
Yazının akışından anlaşılıyor ki, takımın çok üst seviyelerde olmasından dolayı duyulması gereken sevinci Tavşanlı idrak edemeyecek kadar şey. (Geri kafalı, aptal vs.) Yazının akışına hepsi uyuyor. Ve bu profil tam da bana uyuyormuş. Ben zaten öyleyim bütün halk da bana benziyor. Hiç oldu mu şimdi?

16 Şubat 2011 Çarşamba

ATKI ÖRERKEN


ATKI ÖRERKEN…
ŞEYMA YILMAZ
Oturduğum yerden saati görebiliyorum. Vakit çok ilerledi, farkındayım. Bir türlü bırakamıyorum örgüyü elimden. Sevdiğim şeyleri yaparken, durma konusunda zorlanıyorum gerçekten. Örgü de bunlardan birisi. Başına kadar öreyim sıranın, şu deseni de tamamlayayım, tersinde bırakmayayım… Aklıma gelen her türlü bahaneyi değerlendiriyorum. Entellik takıntısıyla; ben elişi yapmam diyenlerden değilim. Kendi emeğimle bir şeyler üretmekten hoşlanırım. Ayrıca her şeyin bir zamanı var. Mesela akrabalarınız ya da komşularınızla otururken kitap okuyamazsınız. Böyle zamanları değerlendirmek için elişi yapmak iyi bir fikir. Elişleri kadınların hayata kattıkları sanatsal bir incelik, bunu da unutmamak lazım. Sevdiklerimize emeğimizi, enerjimizi kattığımız hediyeler vermenin zevki de cabası. Kitap okumak ne kadar önemliyse, çevremizdeki olayları ve

HIZLI YEDİK AMA ÇOK HIZLI

HIZLI YEDİK AMA ÇOK HIZLI
(HAZIR YİYECEK SEKTÖRÜNÜN İLÇE EKONOMİSİNDEKİ YERİ ARAŞTIRMASI)
150110
Tavşanlı’da son on yıldır çok hızlı bir sektör var: Hazır yiyecek sektörü. Hızlı dediğime bakmayın hızlı olan sektörün irili ufaklı açılıp kapanma hikâyesi belki de. O kadar çok tost/döner dükkanı açılıp kapandı ki artık kim, nerede, niçin, nasıl, ne zaman dükkan açtı da ne zaman, nasıl, neden kapattı takip etmek bile mümkün değil. Elbette kalıcı olanlar ve kökleşme eğiliminde olanlar da var ancak neresinden bakarsanız bakın bu iş çok dikkat çekici olmaya devam ediyor.
Dünya ekonomisinde adından söz ettiren dev hazır yiyecek firmaları var ve bunlar ülkemizde de iyi iş yapıyorlar. İlçemizde bu sektörün baş döndürücü hızı çok düşündürücü. İki yönüyle kaygı verici diyebilirim bu gelişmelere. İlki esnaf açısından düşündürücü. Anladığımız ve izlediğimiz kadarıyla işleri bozulanların ilk tutunduğu sektör maalesef burası. Buradan çıkaracağımız sonuç şu olmalı: Bu kadar çok tost/döner dükkanının açılması esnafımızın işlerinin aslında göründüğü kadar yolunda olmadığını söylüyor bize. Kriz ortamı ülkemizi teğet geçti gibi görünse de bu türden incelemelerde net görünen o değil. Kriz esnafımızı çok etkiledi bu çok açık. Bunun bir de diğer yönü var, insanlar işsiz. İşsizliği ilk çaresi olarak bu sektöre tutunuyorlar. İkinci yönü de şu ki, bu kadar çok tost/döner tüketen bir topluma ne zaman dönüştük biz? Bunun da mı krizle alakası var ya da geleneksel yönlerimizin aşınması mı? Tost/döner türü yiyeceklerin gerekliliğini yadsıyor değilim. Onlar da hayatımızın lezzetleri ve epey de alıştık. Modernizmin getirdikleri arasında kolay gitmeyecek olanlardan birisi de hazır yiyecekler. Hızlı olmak zorunda olan insan hızlı da beslenmek zorunda. Peki ne zamandan beri?
Bu tür işyerlerinin Tavşanlı ekonomisindeki yerini de asla küçümseyemezsiniz. Gözlemlediğim kadarıyla tamamına yakını temel tüketim malzemelerini yerli firmalardan karşılıyorlar. Bu büyük bir sıcak para dolaşımını ifade ediyor. Esnafın, öğrencilerin, memurların ve benzeri tüketicilerin de bu sektöre kattıkları sıcak para da hesaba katıldığında ilçemizdeki ekonomik hareketliliğin bir ayağı bu sektör. Umarım bu araştırma bir başlangıç olur devamında ise sektörün sorunlarına daha yakından bakma fırsatımız olur.

14 Şubat 2011 Pazartesi

BU İNSANLAR GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞTIR

BU İNSANLAR GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞTIR
ŞEYMA YILMAZ
Tam ortasındayız iki dünyanın. Doğuyla batının ortasında ülkemiz. Güneşin doğduğu topraklarda Batı özlemiyle yanıp tutuşan biçareleriz. Amerikan filmleri izliyoruz, Batılılar nasıl konuşur, ne yer, ne içer, oturması kalkması nasıldır hepsini gözlemliyoruz. Bütün ayrıntıları beynimize nakşedip onlar gibi olmaya adıyoruz ömrümüzü.

Yıllardır milletçe en büyük hayalimiz Avrupa Birliğine girebilmek. Sadece kimliğimizde dini İslam yazdığı için bile almayacaklar bizi Avrupa Birliğine… Ama bunu görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Peki, bu bize ne kazandıracak? Sahip olduklarımızla karşılaştırırsak istediklerimizi yani kar zarar hesabı yaparsak sonuç ne olur?

10 Şubat 2011 Perşembe

KUŞUN ÖLÜMÜ

04.01.03 Elma Kokulu Ev kitabından bir öykü.

KUŞUN ÖLÜMÜ
O gün, ava gitmek üzere önceden sözleşmiştik. Arkadaşım, kardeşim ve ben. Sonbaharın kışa ulandığı bir gündü. Hava ılıktı ve gayet tatlı bir güneş vardı. Hazırlıklarımızı yapıp yola çıktığımızda vakit öğleye doğruydu. Niyetimiz av değildi ve zaten sadece bende bir çifte kırma vardı. Demir köprüden geçip raylar boyunca ilerlemeye başladık. Şehirden uzaklaştıkça bizi sonbaharın son sarıları karşılıyordu. Etraf daha sessizdi, ne kuşların sesi ne de şehrin gürültüsü vardı. Hışırdayan kuru otları saymazsak, üçümüzün konuşmalarından başka bir ses yoktu kırlarda.

Böylece, tren yolu boyunca epey yürüdük. Yanıma ancak yedi fişek almıştım. Biri kardeşimin kullanması için biri arkadaşımın ve kalanlar da benim içindi. Biz ancak kafa dinlemek için buradaydık. Fişeklerle de belki atış talimi yapacaktık. Tepecik Beldesi yakınlarına vardığımızda yorulduğumuzu ve acıktığımızı hissedip bir ağaç dibine oturduk. Ekmeğimizi yiyip suyumuzu içtikten sonra kalkıp atış denemelerine başladık. Hedef olarak su içtiğimiz pet şişe çok uygundu. Pet şişeyi tarlanın ortasına diktik. Önce kardeşim ateş etti. Şişe delik deşik olmuş vaziyette uçup gitti. Sonra pet şişeye toprak doldurduk. Arkadaşım ateş ettiğinde şişeden toprak akıyordu. Ben hakkımı burada kullanmamaya karar verdim. Belki bir kuş ya da başka bir av çıkar diye düşünüyordum.

9 Şubat 2011 Çarşamba

BELEDİYE DEDİĞİNİZ, HER ADAM BEĞENMEZ


BELEDİYE DEDİĞİNİZ, HER ADAM BEĞENMEZ 
(061003 Tarihinde yazılmıştır.)
Eli açık olmalı.
Tabi ya, okumuş adam olmalı. Koca şehre başkası yakışmaz. Çün okudun kendin bilmezsin bu ne biçim okumaktır, olmamalı.
Karısına ve çocuklarına el kaldırmamış ama haklı bir sokak kavgasında vurdu mu deviren biri olmalı.
Tamam psikoloji eğitimi almış olması önemli değil ama insanların genel psikolojisine hakim olmalı. Her adama aynı odunlukta davranmamalı.
Kimliğinde “x” ve “w” harfleri olmamalı.
Bu şehrin her sokağında bir tanıdığı yoksa bile hemen tanışabilecek kabiliyette olmalı.
Partisi ne olursa olsun partizan olmamalı. Partisinin adamlarını diğer adamlardan ayıramayacak kadar unutkan olmalı.

KÜLTÜR ADAMI

KÜLTÜR ADAMI  180902
-Üstat, sence bu kültür işi ne olacak?
-Hangi kültür işi?
-Yahu ben soru soruyorum sen soruyla karşılık veriyorsun. Olmaz ki böyle. Sen ki, üstatsın. Kültür deyince kültür mantarından bahsedecek halimiz yok bundan kelli.
-Boş versene birader, burada kültür mültür hak getire. Burası Tavşanlı kardeşim, kültür dediğin şeyin iklimi buraya elverişli değil.
-Üstat, nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun? Sen de buradan yetişmiş bir tiyatrocumuzsun. Sen ki, yine, imkansızı delip gittin, zoru başarıp yaptın. Burası Tavşanlı, burada olmaz demekle neyi kastettiğini anlayamadım.
-Çok konuşuyorsun, içecek bir şeyler ısmarla da öyle devam edelim.
-Tabi tabi, senin gibi bir üstat da boğazı kuru kalmamalı. Zaten kültür dediğin şey kurak ortamları hiç sevmez. Oğlum, bize iki çay getir!
-Ne çayı be? Oğlum bize iki kahve yap, biri sütlü olsun.
-Benimki sade olsun, şimdi bir de ineklere yük olmayalım.

7 Şubat 2011 Pazartesi

AL SANA ADALET!

AL SANA ADALET!
070211
Devlet, hükumet, siyasiler, patronlar, yöneticiler artık işsizlerin Allah'ı gibi davranmaktan vazgeçmelidir.
Devlet, işçi ve memur alacağı zaman hep sorun olmuştur.
Yıllarca birçok yöntemle bu sorunu çözmeye çalıştı devlet! En halis niyetli çözüm bile en sonunda yerel ve genel tanrıların elinde işsizlerin alnına dayanmış silaha dönüştü. O silah hem işsizlerin umutlarını öldürdü hem de elinde tutanın çorbasını kaynattı. Ne ilginç değil mi?
Eskiden, çok eskiden hangi yolla alınıyordu kamuya elaman? Bilmiyorum. O kadar eskiyi bilmiyorum. Bildiğim bir şey var o da emanetin ehline verilmesi yönündedir. Kendisi emanetinin ehli olmayan nasıl emanetleri ehline teslim edecektir? Devlet eliyle bu işi yürüten sorumlular bu yüzden çok azap göreceklerdir, bu belli. Liyakat kelimesinin asla anılmadığı bu sürecin neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

3 Şubat 2011 Perşembe

Toplantıdan

29 Ocak 2011 Cumartesi Gli Lokali Tavşanlı
Kulüp Başkanı Mustafa Çokuslu
Tebrikler geldi.
Başka kulüpler soruyorlar, nasıl yapıyorsunuz biz para yetiremiyoruz, diyorlar. Herkes taşın altına elini koysun destek versin.
Bugünkü toplantımız hem bilgilendirme toplantısı hem de bu desteği nasıl yaparız, ne yaparız türünden bir istişare toplantısı olsun istedik. Sizi çağırmamızın sebebi bir yemek düzenlemeyi istiyoruz.
Şu anda çarklar normal dönüyor ama amaçlar büyüdüğü zaman onlara katkı yapacak ilaveler de lazım. Bu yemek inşallah takımı ciddi bir katkı sağlar ve bizi daha da motive eder diye düşünüyorum.
... Teknik bir detay unutulmuş. Bu detay ihalenin yenilenmesini gerektirdi.

1 Şubat 2011 Salı

BU KALP SENİ UNUTUR MU...

BU KALP SENİ UNUTUR MU...
010211
Ah benim koca kafam küçük beynim, demek sen futboldan anlamıyorsun?
Ah benim koca kafam küçük beynim, sana koca koca adamların toplandığı yerlerde "Küçük beyinli." demişler.
Ah benim koca kafam küçük beynim, kafası mı top kendisi mi dünyanın?
Şimdi, adamları toplayıp adamlardan sonra da para toplayıp, sonra da toplanan şeylerle top alıp, sonra topun düzgün gitmesine yardımcı olup, toptan sonra bizim de toptan düzeleceğimize olan inançla, toptan bir itaatle, topluca geliyoruz geleceğe... Müsait misiniz?
Önemli mi cümlenin gelişinin yahut gidişinin çirkin olması?
Adam önüme geçip "Devlet oynatıyor kumarı sana ne?" diyor.
"Git Tayyip'i yaz!" diye yol gösteriyor.
"Bütün Tavşanlı yazılarını okuyup arkandan sövüyor." diyor.
Yazarsan gene söveceğiz, demek istiyor sanırım. Kendisinin sövdüğünü söylemiyor.  Biliyorum canım o da sövüyor.
Dağ başında benzinlikte bağırarak konuşan insanın yanındakiler de bana doğru geldiği için üstüme yürüdüklerini mi söylemeliyim acaba?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...