30 Aralık 2010 Perşembe

GÜÇLÜ DEĞİLSENİZ YAVŞAKSINIZ!

GÜÇLÜ DEĞİLSENİZ YAVŞAKSINIZ!
150606
Gücün yavşatıcı özelliğine vurgu yaptığınızda asil (!) bir savunma alırsınız: Kıskanıyorsun!
Güç yavşatır. Karşısında bulunan objelere basınç uygular ve objeler yamulur. Kimi köpek şekline girer, kimi dil, kimi yağ... Kimi şaşkınlığını atamaz ve en iyi seçeneğin itaat ya da taklit olduğunu düşünür. Daha başkaları ise o güçten pay alabilmek adına gücün altına girerler. O güce sahip çıkarlar. Sahiplikten kastım, gücün sahipliğine sığınmak elbette. “O benim.” demek “Ben onunum.” demek gibidir. Güç buna izin verir.
Gücü tanımlamayacağım yine de siz onu tanıyacaksınız. Zira vereceğim örnekler o kadar canlı ve aramızda o kadar yavşakça yaşıyorlar ki tanımlaya ihtiyaç olmayacak.
Gücün yavşatıcılığına örnekler:
Eski yıllar...
Almanya’dan bir otomobille köylüler gelmiştir. Herkes eve çekilir, çocuklar bu yeni nesneyi tanımaya çalışır. Cama yapışıp içine

28 Aralık 2010 Salı

MENÜDE DEMOKRASİ VAR.

MENÜDE DEMOKRASİ VAR.
281210
Birgün eve döndüğünüzde demokrasi yemeği koysa hatun kişi önünüze...
Vay ki ne vay!
Yer misiniz yanında mı yatarsınız?
Ben o demokrasinin burnumdan geleceğinden korkarım doğrusu. Evde demokrasi yok ki birader bu hatun kişi demokrasiyi nereden buldu da yemeğini yaptı, değil mi?
Eyvah, eyvah!
Madem önümüze demokrasinin yemeği konuldu beraberce yiyeceğiz, çare yok. Bugüne kadar ettiklerimizin hesabı sorulacak demek. Demek bundan sonra önümüze konulan yemekle bile hesap sorulacak evde. Madem hesap soruldu cevap da verilecek yahut evden gidilecek.
Ya, işte böyle. Ya bu yemeği yersin ya bu evden gidersin. Gelip dayandığımız nokta burası.

17 Aralık 2010 Cuma

TEBRİKLER! TAM ZAMANINDA.

16 Aralık 2010 19.30.00
TEBRİKLER! TAM ZAMANINDA.
161210 19.30
Bu satırları hemen eve döner dönmez yazıyorum. O yüzden hâlâ heyecanlıyım.
Kütahya Beyazay Engelliler Derneği, Namaz Gönüllüleri Platformu ile bir konferans düzenlemişti ve bu toplantı için H. Hüseyin Çakmak'la bir konuşma yapmıştık. Niçin bu toplantı tam zamanında başlamasın?
Dostlar arasında geçen bu konuşma sonrası daha genişledi halka ve organizatör Ahmet Yılmaz, ardından dernek başkanı Ali Rıza Soyarslan özen gösterdiler. Hepsine ayrı ayrı telekkür ediyorum. Bu bir milat olsun. Toplantı salonunun kapısına asılsın ve denilsin ki: Bu salondaki toplantılar TAM ZAMANINDA yapılmaya 16 Aralık 2010 tarihinde saat tam 19.30'da başlamıştır. Düşünsenize yüz yıl sonra bu levhayı okuyanları. (Elbette daha önce de zamanında yapılmıştır ama bir duruma vurgu yapmak için böyle yazıyorum.)

16 Aralık 2010 Perşembe

Mavi Marmara'da bir Tavşanlılı: İlhan Dirgin

İlhan Dirgin Foto: TTV
Mavi Marmara gemisinde bulunan Tavşanlılı İHH gönüllüsü İlhan Ağabeyle o gün ve o günden sonra yaşananları konuştuk.
Aşağıda açılacak soundcloud kutusundan İlhan Ağabeyle yaptığımız konuşmayı dinleyebilirsiniz.
Röportaj Alternatif Radyo için hazırlanmıştır.

Not: 14 Haziran 2016 Hakkın rahmetine kavuştu. Allah rahmet etsin.

12 Aralık 2010 Pazar

İlkelerim, Belediye, Eleştiri ve Tarafgirlik.

Gülün dikeni.
İlkelerim, Belediye, Eleştiri ve Tarafgirlik.
121210
Sövmedim, sövmem. Hiç kimseye kişisel bir hakarette bulunmadım. Asla da bulunmayacağım. (Yazı arşivimin bir kısmı sitemde tamamı ise gazetede var.)
Övmedim, işim değil, övmem de. Tarzım övmek değil. Elbette o da gerekli oluyor, biliyorum ama tarzım değil. Zaten birçok öven insan var, dalkavukla tebrik eden ayrılmadıkça bunu yapmayacağım.
İddia etmedim o yüzden kimse bana bu güne kadar  “İspat etmezsen şerefsizsin.” diyemedi. Hep ilkeler ve ana hatlar üzerinden yazdım. Yarası olan gocundu, kendince düşmanlık üretti.
Dedikodu yazmadım. Belgeler ve bilgiler bile olsa “Bu şunu yapmış, o bunu yapmış.” tarzında kılükal bir yazım hiç olmadı ve heveslenmedim bile. Bunlar ufak şeyler.
Peki bunları neden yazmak zorunda kalıyorum?

O halde, şişirdiğiniz hangi balonu patlatmayayım?

Süslenmiş ve özenle şişirilmiş balonlar.
O halde, şişirdiğiniz hangi balonu patlatmayayım?
121210
Şimdi ortada bu söz var: “Evet, takımın Tavşanlı tanıtımında çok büyük rolü var. Bu bir fırsattır ve iyi değerlendirilmelidir.”
Ardından, takım dolayısıyla televizyonlarda ve takımın oynadığı şehirlerde adının sıkça geçmesi, rakip takımın ve taraftarlarının şehrimize gelmesi (Gülümseyerek, geldiğini farz edelim. Ki, zamanla gelecekler leblebi yemeye.) de var işin içinde. Yani şunu demek istiyorlar: Takımımıza biz ne kadar destek verirsek şehre de o kadar iyi gelecek. Dahası nedir bilmiyorum ama bu yuvarlak cümlelerle ne demek istediklerini bütün Tavşanlı anlamış olsa da, yemin ederek ve zekamı tehlikeye atarak, söylüyorum ki ben anlamış değilim bu cümlelerin bağlamından yaşadığım yere gelecek yararı.
Neden balon cümlelerle ifade etmek yerine birisi çıkıp da madde madde bu takımın Tavşanlı'ya yararlarını ifade etmiyor?
Neden?
Neden?
Neden?
Ha, madde madde yazınca daha gerçekçi hedefler olacak ve

11 Aralık 2010 Cumartesi

HAYDİ VEKİL SEÇELİM 2

TBMM Salon
HAYDİ VEKİL SEÇELİM 2
İlk yazımızı bir soruyla bitirmiştik: Hangi özellikler milletvekili olabilmek için yeterlidir?
Bu sorunun cevapları üzerinde çok kafa yormalı değil miyiz aslında? Bilmiyorum bu konuda net kriterler belirleyen partiler var mıdır ama bu kriterler üzerinden konuşulduktan sonra alınan kararlar sanırım değişiyor. Bu kısmı önemli değil zaten biz pratiği değil teoriyi konuşuyoruz şu an. Bu işin pratiğini konuşmaya ömrümüz yetmez. Her yiğit vekilin bir yoğurt (Ne derler yemek mi?) tüketim anlayışı var.
Örneğin vekillerin projeleri var mı diye aklıma takılır benim hep.
Seçimlerde ilginç şeyler söylerler vekil adayları ama sindire sindire benimsedikleri ve hayatlarını uğruna harcamayı göze aldıkları bir projeleri yoktur hiç birinin. (Haydi, bir tanesini istisna tutalım. Kimdir bilmiyorum ama ben bir tane olduğuna inanmak istiyorum.) milletvekillerinin asli işlerinden biri yasamadır değil mi?

7 Aralık 2010 Salı

HAYDİ VEKİL SEÇELİM 1 (Giriş.)

TBMM
HAYDİ VEKİL SEÇELİM 1 (Giriş.)
Önümüzde yine seçimler var ve biz ülke ve parti demokrasisinin el verdiğince vekil seçmeye çalışacağız. Önemli olan mevcut şartları değiştirmektir ama olmuyor kısa vadede öyleyse mevcut şartlar altında en iyisini yapıp en çok işe yaracak olanı vekil seçmeliyiz.
Olumsuz şartların hepsini bir kenara bırakıyorum. Seçime epey zaman var daha dolayısıyla hangi partinin vekili olabilir tartışmalarına girmeden ve hangi parti sorusunu bile sormadan zihnimize kriterleri sormalıyız.
Milletvekili olabilmenin bazı kriterleri var. Örneğin yasa "Yirmi beş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir." diyor. Daha da ayrıntısı var işte en az ilkokul mezunu olacak falan falan suçları işlememiş gibi devam ediyor. Merak edenler bakarlar. Bizi ilgilendiren kısım bu değil zaten. Yasal yeterliliklerle ilgilenmiyoruz. Iyi bir milletvekili olabilmenin kriterleri nelerdir? Işte bu sorunun cevabını arıyoruz yahut ben arıyorum şimdilik. Nasıl bir insan milletvekili olmalıdır?

5 Aralık 2010 Pazar

FUTBOL VE SİYASET; ORTAYA KARIŞIK.

Futbol ve siyaset karşımı iyi fikir(!)
FUTBOL VE SİYASET; ORTAYA KARIŞIK.
Bugün elim ayağıma denk madem bir spor yazısı yazalım...
Linyit maçlarını bazen seyrediyorum ama genelde takip edenler vasıtasıyla takip ediyorum. Böyle sosyal bir vakadan geri kalmamak lazım değil mi ama? Sonra el alem ne der, a çok ayıp. Televizyonda seyrettiğimde hep aynı yüzleri görüyorum şereflilerin oturduğu tribünde. Vay anasını sayın seyirciler, bu önemli adamların hiç mi işi gücü yok hep oradalar? Memleketin en uzağında bile takımlarının yanındalar. Sahaya bile iniyorlar destek için maç sonlarında. Hey koçum be, bu takımın sırtı yere gelmez böyle önemli adamlar yanında oldukça!
Şimdi seçilmiş önemli adamlar şehirleri için fedakarlık yapabilecekleri Hiçbir fırsatı kaçırmamalıdırlar, değil mi? Evet, elbette. Onlar da onun için, Türkiye'nin en uzak köşesine bile gitse takım, hemen ardından tin tin edip gidiyor. Tavşanlılıların tercihlerine hayranım, doğru insanları 917. hisleriyle bilip ona göre kaliteli seçimler yapıyorlar. Düşünün artık insanüstü demek bile yetmez. Tanrısal bir yetenek!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Vatandaş Memur İlişkileri


VATANDAŞ MEMUR İLİŞKİLERİ
011210
Ben sade vatandaş olarak yüksek huzurlarına çıkınca hazretin acaba hangi duyguları tecavüz hissi ile kanat açıyor?
Sanıyorlar ki ben değil de dedem geldi huzura(!)
Şapkasını karnına bastırmış orada öylece duruyor. Azarlanmayı bekliyor, aşağılanmayı bekliyor, bekletilmeyi bekliyor, hazretin keyfini bekliyor, sadece sessizce ve korkaklık bulaştırılmış bir heyecanla bekliyor. Aynı zamanda bastırılmış bir öfkesi var. “Bu herifin ardında sevdiğim devlet olmayacak, saydığım devlet olmayacak, ah bir olmayacak!” Nasıl da dişlerini sıkıyor, dudaklarını ısırıyor.

Ahmet Urfalı'nın Yeni Kitabı

Ahmet Urfalı
Ahmet Urfalı'nın Yeni Kitabı: Adı Yemen'dir.
Daha önce pek çok kitabı yayımlanan Ahmet Urfalı son kitabı ile karşımızda.
Yemen üzerine yazılmış bir destandan oluşan kitabı Tavşanlı'daki kitapçılarda bulunabilir. Üstelik kendisinden de ücretsiz temin edebilirsiniz.
Sayın Urfalı ile kitabı hakkında konuştuk, bu kısa konuşmayı aşağıda açılacak olan kutucuktan dosyanın üzerine tıklayarak dinleyebilirsiniz.

11 Kasım 2010 Perşembe

HEPSİ BU

HEPSİ BU
191104
Tarhanayı sever
Çiçekleri özleyen kadınlar
Kadınları, kendilerinden ayrı
Düşünemem
Vakit darlığı çeken ve
İleride prostat ameliyatı bekleyen
Delikanlılarla olur düğünler
Klavyenin kıvrak ritimlerinde
Saklıdır meçhul dişiler
Kentler, bu harflere dargındır

10 Kasım 2010 Çarşamba

İlköğretimde Başörtüsü Olmaz (MI?)

Cumhurbaşkanının Eşi!
Bayan Gül keşke sadece susmayı öğrenseydi.
O kadar manşet bir hanım için atılmazdı.
9 Kasım manşetlerine bakarsanız bunu daha rahat anlarsınız. Keşke önemli adamların eşleri olmak böyle tuhafça kutsanmasaydı memleketimizde.
Cumhurbaşkanı eşi olmaktan başka nesiniz hanımefendi ki, bütün Müslümanları üzüp diğerlerinin ağzının suyunu akıttınız?
İlköğretimde başörtüsü ile ilgili açıklama size mi düştü? Gazetecilerin tuzağını fark edemediniz mi ya da?
Umarım bu son olur. Bu kadar büyük gafı kaldırmaz zira konumunuz.
Millet hala önemli adam eşlerinin söylediğini kanun sanıyor, din sanıyor.
Bu büyük ayıptan dolayı teessüflerimi bildirir ve bu durumu bir Müslüman olarak asla kabullenmeyeceğimi bildiririm. Kınamak işe yarar mı bilmiyorum ama KINIYORUM!
Lütfen Müslümanlardan özür dileyin.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Öküzün Arabası

Söylemezsem olmazdı.

Aslında kaldırıma aracını park eden ne demek istiyor?
"Siz gereksiz insanlar yani yayalar! Arabamı bıraktığım bu yerden geçmeyin ben gelen kadar. Benim kibrim benim dünyam."
Araçlarını kaldırıma dikine, yayaların kullandığı bölüme, park edenler akıllı mıdır?
Bunu önlemenin yolları nelerdir?
Belediye, polis ceza yazar; yazmıyor.
Fotoğraflarını plakaları ile çekip internette afişe etmek olabilir. Üstelik altına ".... aracı." yazabiliriz.
Yahut aşağıdaki grafiği (Kendi grafiğinizi de hazırlayabilirsiniz.) kağıda basıp o araçların üstüne yapıştırabilirsiniz. Ne ile olduğu önemli mi? :)
Daha da olmadı kaldırıma bırakılmış bu dehşetli saldırganları tekmeleyebiliriz.
Biz yayalar ve sorumlular ne diyoruz yahut bir şey dedik mi, dedik de kimse duydu mu?
Öküz arabası ile öküzün arabası arasında farklar vardır. Sinyal de kullanmaz bunlar.  
Başka diyeceğim yoktur...
Ox cart.

DR. ADİL YİĞİT’LE DOBRA DOBRA

14 Temmuz 2010
DR. ADİL YİĞİT’LE DOBRA DOBRA
Sevgili okurlarım bu kez iş dünyasından değil de hayatımızın içinden birini konuk ettik. Tavşanlılı bir konuğumuz var bu sayımızda. Dr. Adil Yiğit ile ilaçları, tıbbı, kendi uzmanlık alanlarını, insanımızın ilaç ve şifa algısını konuştuk. İlk iki sınıfı burada sonrasını Almanya ve Amerika’da okumuş olan hekimimiz mesleğinde devamlı ilerleyen, yerinde duramayan, sürekli araştıran örnek insanlardan birisi. Onu daha yakından tanımak gerekiyordu. Siz değerli okurlarımızı böyle bir fırsattan mahrum etmemek adına bu fırsatı kaçırmadık. Böylece hem tarihe bir hemşerimizin başarılarını kayıt düşmüş olacaktık hem de burada çok kalmayacak olan hekimimizi saygı ve teşekkür ile anmış olacaktık. Evet, konuştuk ve çok memnun kaldık. Çok şeyler öğretti bu konuşma bize. Umarım siz okuyucularımız da bu konuşmadan faydalanırsınız.

Mustafa Uysal: Önce tanışalım isterseniz.
Dr. Adil Yiğit.: Almanya’da doğdum ve büyüdüm. 4 kardeşiz. 16 yaşımda Amerika'ya gittim. Lise, üniversite ve uzmanlığımı Amerika’da bitirdim. İhtisas yaptığım alan chiropractic (Kayropraktik). Bu uzmanlık alanı Amerika’da, tıbbın içinde barındırdığı bir dal, Türkiye’de henüz tanınmıyor. Chiropractic hekimleri iskelet sistemin biyomekanik düzeni üzerine ihtisas yaparlar.

26 Ekim 2010 Salı

Neden alay ederiz?

Neden alay ederiz?
Neden alay ettiğimiz konusunda düşünüyorum bir süredir.
Sanırım kibrimizin çok tesiri var. Kendimizi iyi olduğumuza inandırmamız gerekiyor. Bunu yapmazsak bizim de onlardan (Alay ettiklerimizden.) farkımız kalmayacağına inanıyoruz sanırım. Buna ihtiyacımız olup olmadığından emin olmak için yine bizi yaratana dönüp bakmak lazım. Bu noktada merak ettiğim şu: Alay edilen mi daha çok yaşar utancı yoksa alay eden mi?
Komiklik yaptığımızı düşünüyor olduğumuzda bile bizden daha düşük olduğu fikri var galiba içimizde. Şuradan çıkarıyorum bunu, kendimizden daha yukarıda olduğunu düşündüğümüz biriyle kolay kolay alay edemiyoruz çünkü.
Ruh halimizin hergün daha çok hastalığa bulaştığını söylüyor uzmanlar. Hiç sanmıyorum, hastalık dediklerinin tamamını toplasalar bir kaç ayetin muhalifi olduklarını görecekler. Yani bu uyarılar ile sağlıklı da kalabiliriz sanki.

14 Ekim 2010 Perşembe

Alabalık Tesisi Kalıyor Balıklı Su İçilebilirmiş!

ALIK BALIK
Alabalık Tesisi Kalıyor Balıklı Su İçilebilirmiş!
Haberi okumuşsunuzdur. Okumamışsanız okuyun.
Seçim dönemlerine yakın hep önümüze çıkan bir konudur su meselesi genelde. İçme suyumuzun yaz mevsiminde balık ve çamur koktuğunu söyleriz. Yetkilileri suçlarız sonra da unuturuz. Hotanlı Suyu içeriz olmadı su satın alırız. Oysa kocaman bir çay çıkıyor barajın başından, kaynak suyu içebilmek için barajın başına ulaşmamız yetiyor. Bu düşünce içinde olmayan var mı? Sanırım yoktur. O çıkan kaynak suyu bildiğim kadarıyla bir firma tarafından kiralandı ve su şişelemeye devam ediyorlar. Bu konu daha çok konuşulur. Konuşun durun. Dilin kemiği yok, diliniz yorulmaz ve kasları çok kuvvetlidir. Zaten başka hiçbir yerimiz dik durmuyor. Ne varsa dilimizde var.
Haberde bahsi geçtiği gibi artık barajın üst kısmında bulunan alabalık tesisi aklandı. Biz ne diyorduk Tavşanlılılar olarak? Alabalık tesisi bir içme suyu barajının üst kısmında bulunamaz ve bu içme suyumuzu kirletir.
Neymiş?

13 Ekim 2010 Çarşamba

HANIMLAR VE CAMİ

Tavşanlı Müftüsü Mecit Amil


HANIMLAR VE CAMİ
(Tavşanlı Müftüsü Mecit Amil Röportajı- Sesli)
Hanımların özellikle cuma namazına gelmesiyle ilgili sıkıntılardan bahsetmiş ve bu konuda daha önce bir şeyler yazıp çizmiştik. Hanımların cuma namazından engellenemeyeceğini bunun ibadet hakkını engellemek olduğunu da söylemiştik. Daha da önemlisi hanımların cuma namazına gitmesinden önce vakit namazları için bile camilerimizin eksik olduğunu belirtmiştik. Camilerin eksikleri giderilirdi bir şekilde ama insanların zihinlerindeki eksiklik nasıl giderilecekti?
Takip eden okuyucularımız bu konularda daha önceki yazdıklarımızı biliyorlardır ama takip edemeyenler için aşağıdaki önceki yazıların linkleri var.
Bütün bunlar konuşulurken (İlçemizde müftülük vekaleten yürütülüyordu.) ilçemize yeni bir müftü geldi.

9 Ekim 2010 Cumartesi

APACHE ŞANLI DİRENİŞİN ADIDIR, KİRLETMEYİN LÜTFEN!

ALAYLARINA APACHE İSMİNİ ALET EDENLER GERONIMO'YU TANIYIN BAKALIM!
Sonradan aptallaştırılmış nesildaşlarınızla alay mı etmek istiyorsunuz?
O zaman dönün de kıçınıza gülün! Sizin onlardan farkınız nedir? Dans sertifikanız mı var?
Çok mu farklısınız onlardan?
Alay ettiğinizden farkınız olmalı değil mi? Yoksa alay edilen aslında kendi içimizde olan mıdır? İnsan alay ettiğinin ne olduğuna bakmaz mı? Alayın büyük günahlardan olduğuna bakmaz mı?
Bir de hangi hakla Apache adını salakça icadınız olan alayınıza alet ediyorsunuz?
Salakların bile aklına gelmeyecek şizofrenik tanımlarınızı kim verdi elinize? Şanlı direnişin adını kim küçültmek istiyor. Öldürdükleri aşağıladıkları bir milletin ismini önce helikopterlerine verip sonra aşağılamak isteyenle siz aynı kişiler misiniz yoksa? Önce öldürdüler, aşağıladılar sonra onların isimlerini gösterişli arabalarına, uçaklarına, helikopterlerine, füzelerine, gemilerine verdiler. Şimdi de bu mu çıktı? Bu alayınızdan utanmalısınız. Geronimo'nun ruhundan utanmalısınız. Ateş gözlü insandan utanmalısınız. Amerikan işgalcilerine direnen o Apache liderinden utanmalısınız. Adı her geçtiğinde tüylerimi ürperten bu direnişçinin adını kirletmeyin lütfen.

7 Ekim 2010 Perşembe

YEDEK PARÇA

YEDEK PARÇA
Küçük bir yer. Kâmil bey saat tamir ediyor. Cılız tik takları duyulan bir saat duruyor masasında. O, çekmecelerde telaşla küçük parçaları karıştırıyor. Cam küllükte filtresiz, dolgun bir sigara tütüyor. Gözlüğü burnuna kayıyor Kâmil beyin. Ufak yayları, minnacık çarkları elinde döndürüp yine minicik çekmecelerdeki yerine bırakıyor. Küçük ve yüksek tavanlı dükkanda her nevi tıkırtının arasında masasındaki cılız tik takları dinliyor Kâmil bey. Acele etmezse sanki duruverecek saatin kalbi. Telaşı arttıkça saatin sesine uzatıyor kulağını. Kulağı hep masanın üstünde. Duvardaki cüsseli saatlerin, vitrinler içindeki masa saatlerinin, bir çok kol saatinin tıkırtısı arasında zayıflamış olan saatin sesine ayarlıyor kulaklarını. Masasındaki kol saati durmak üzere. Sanki durursa bir daha çalışmayacak, telaşı artıyor Kâmil beyin.
Dükkanın kapısı açılıyor, içeri soğuk giriyor ve sıcağa karışıyor hemen. Kâmil beyin burnunda ter damlaları birikiyor. Tezgâhın önünde kibar, genç bir hanım dikiliyor.

3 Ekim 2010 Pazar

Kütüphaneler Haftası Konuşması

3 Nisan 2008 tarihinde, Kütüphaneler Haftası dolayısıyla Tavşanlı Atatürk Anadolu Lisesinde yapılmış bir konuşma.

Not: Aşağıda açılacak olan ses çalma programında play tuşuna basıp dinleyebilirsiniz. 
http://www.esnips.com/displayimage.php?pid=32394590

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

24 Eylül 2010 Cuma

OKUYUCU!

OKUYUCU!
Okuyucu! İkimiz bir fidanın güller açan ...
Okuyucu! Klavyemin harflerini tek tek, her gün sana parlattırdığımı söylesem kızar mısın?
Okuyucu! Senin beyin analizin, zekâ testin, kültür ve beğeni testin elimde olsaydı ne güzel olurdu.
Okuyucu! Yazıcı, “L” yazınca sen, onu “eblebi” diye tamamlamaktan vazgeç. Ancak “Leb”den sonra böyle bir şey yap!
Okuyucu! Yazan adam her şeyini yazmaz. Bu kez babanın güzelliğini soruyorum, ne dersin?
Okuyucu! İlk okuduğun kelimeyi bile hatırlamıyorsun, bunlar aklında mı kalacak sanki?
Okuyucu! Farkında mısın bazen saçmalıyorum ama ses çıkarmıyorsun.

YAZMAK FİİLİ ÜZERİNE HESAPSIZ HARFLER

YAZMAK FİİLİ ÜZERİNE HESAPSIZ HARFLER 030303
Yazmak eylemi üzerine, yazmadan düşünebileceğim kanısı bende hakim olalı beri rahat değilim. Yazabilen hiç bir insanın da rahat olmadığını zannediyorum. Yazarken düşünmek, iki yönlü bir eylem. Hem yazdığınız şeyi -o şey neyse- düşüneceksiniz hem de yazının, anlama çabasındaki okuyana net olarak ulaşıp ulaşmadığını hesap edeceksiniz. Hesapsız ve maksatsız yola çıkıldığında nerelere varılabileceğini biliyorum. Hesaplı olmak dediğim zaman da öyle, hendesi ilişkilerden bahsetmediğimi kavrayabilenler devam edecek bu yazıyı okumaya.

21 Eylül 2010 Salı

GURBANLIĞIN İKİNCİ TAKSİDİ

GURBANLIĞIN İKİNCİ TAKSİDİ...
171204
İş bu yazıda ülkemiz, Türkiye; Avrupa Birliği (EU) ise AB diye anılacaktır. Arada kalanlar, yani halk yani ben ve benim gibiler, TAİFE olarak anılacaklardır. İşsiz bu yazıda adı geçen kişi, kurum, kuruluş, is, baca ve ülkelerin hatta birliklerin gerçekle alakası pek azdır ve tamamen gavur kurmacasıdır.

Sevgili taifeyi AB konusunda aydınlatmak fırsatı elime geçmişken bu fırsatın sıkıp suyunu çıkarmak vazifem oldu. Limondan ve futboldan hoşlanmayanlara duyurum ki, bu yazıyı pek anlamayacaklar. Zira, zaten onlar şimdiki durumu da pek kavrıyor sayılmazlar. Sayın başbakanımızın AB konularını bize açıklarken kullandığı misallerin tamamı futbol terimlerinden derlenmiştir fark ettiyseniz.

13 Eylül 2010 Pazartesi

TEBRİK KARTINA BİR DE BÖYLE BAKIN

TEBRİK KARTINA BİR DE BÖYLE BAKIN
 070910
Dini bayramlarda, resmi bayramlarda ve önemli günlerde kişiler ve kurumlar tebrik kartı gönderirler. Kişiler için bu hüküm artık doğru değil. Kişiler artık kart göndermiyorlar. Kurumlar ve tüzel kişilikler gönderiyorlar. Öyle basit bir şey de değil üstelik gönderdikleri, oldukça hoş ve sizi önemli hissettiren kartlar. Zarfları da ona keza.
Hiç düşündünüz mü biz niye kart göndermiyoruz da onlar gönderiyorlar?
Onlar kimler bakalım…
Valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler, milletvekilleri, odalar, dernekler, partiler falan işte. Aklıma hemen geliverenleri yazdım. Biz ne yapıyoruz peki? Kart göndermiyoruz diye boş mu geçiyoruz? Hayır, telefonlar üzerinden kısa mesaj yahut elektronik posta (e-mail) gönderiyoruz. Peki, maksat hâsıl oluyor mu? Elbette.
Ha, şimdi gelelim işin mâlî boyutuna.

9 Eylül 2010 Perşembe

DENİZ YANGINLARI

DENİZ YANGINLARI
Yağmura tutsak bir gökyüzü...
Ha yağdı ha yağacak.
Yağdı yağacak yağmurlar gibi çağrılısın aşka.
Sarp yolculuklara büyüyen bir fırtına kuşusun şimdi.
Hayretli bir göz ağrısında, ışıyıp yekinerek,
kalbine ağır ağır yürüyünce ırmaklar,
ince huylu ürkek bir şavkıyışın hançeri,
kekik kokulu bir dağın yankısı kesilirsin.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Mülayim Tepe

Mülayim Tepe

Ufka bir bakış yeter, gözler önünde alem.
Keyfini sürmekte manzaranın ihtiyar göz.
Geçmişle geleceği burda ayırmış kalem,
Şu yan vuslatta ilk gün, bu yan söylenen son söz.

4 Eylül 2010 Cumartesi

3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali Hakkında

3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali Hakkında
Hayırlısıyla bir “3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali” daha geldi geçti!s
Dile kolay tam 11 yıl olmuş. Vay anasını, yıllar ne çabuk geçmiş. İlkini hatırlıyorum da…
Ta ilkinden itibaren yazdığım yazıları da hatırlıyorum. Ben yazdıkça sövmüştü insanlar. Yok demeyin şimdi, kulağıma geldi hepsi. Yerin de kulağı var göğün de. Hüsnü Ordu’nun belediye başkanlığı dönemine denk geliyor başlangıcı. Leblebi ve kömür ikilisi üzerine kurulu bir festival olarak başladı ve öyle de devam ediyor. Devam ediyor çünkü insanlar zannediyor ki yapılmazsa kıyamet kopacak. Zira o gün bugündür amacına uygun olamadı bu “3 Eylül” şeyleri. Festivalin ne olduğunu biliyorsunuz işte.
Gelelim olana…

2 Eylül 2010 Perşembe

HAYIR DİYEMEYEN HAYIRCI

HAYIR DİYEMEYEN HAYIRCI
-Refikçiğim sana hiç yakıştıramadım “Evet.” diyormuşsun öyle mi?
-Evet.
-”Evet” Dersen ne olur biliyor musun Refik peki?
-Evet.
-Bak sana anlatayım: Evet dersen, nikahın kıyılır. Bir daha evlenemez olursun. Özgürlüğün elinden alınır. Çoluk çocuğa karışırsın. Aman ne diyorum ben?
-Evet.
-Bak Refik!
-Evet.
-Evet deyip durma asabımı bozma benim! Evet dersen gulyabaniler masaldan fırlar o artık bizim masalımız olmaz onların masalı olur. Anladın mı?
-Evet. Onlar kim?
-Masaldan anlamayan kulaksızlar işte canım. Bak Refikçiğim, sen iyi adamsın, hoş adamsın bu işlerden pek anlamazsın yine de. Sen evet demekten vazgeç bu konular seni aşar. Biz kendi aramızda halledeceğiz o meseleyi. Hele sen evet demekten vazgeç, senin elinden bir şey gelmez zaten biliyorsun değil mi?
-Evet, biliyorum.

EVET Mİ HAYIR MI?

EVET Mİ HAYIR MI?
Evet mi, hayır mı?
Bu soruyu herkes birbirine soruyor bugünlerde. Bir anayasa değişikliği referandumu sürecindeyiz ama maalesef insanlar kamplaşmanın eşiğindeymişiz gibi davranıyorlar. Kendi partisinin körü olanlar yüzünden anayasa değişikliğini bile konuşamadık doğru dürüst.
En başa dönelim…
Keşke bu anayasa değişikliği daha kapsamlı olsaydı ve toplumun bütün kesimlerin temsili ile olsaydı. Olmadı. Daha doğrusu olamadı. Hem MHP hem CHP, iktidarı çay içirip gönderdiler. Hatırlarsınız, dinlemediler bile. Toplumun yeni bir anayasaya olan ihtiyacını görmezden geldiler. Şimdi suçlamalarına bakıyoruz iktidar anayasası olmakla itham ediliyor değişiklik. Bunun sorumlusu kim kardeşim? Sizsiniz. Niye o zaman müdahale etmediniz peki? Niçin tam ihtiyacımıza göre bir değişiklik yapılsın diye gayret etmediniz, adamları çay içirip gönderdiniz? Şimdi bu sızlanma ve inat oldu mu?
Toplumun yeni bir anayasaya olan ihtiyacını niçin yıllarca dillendirip sonra birden sırt döndünüz?

27 Ağustos 2010 Cuma

Hasan Efe ve Tavşanlı Tarihi 1

TAVŞANLI TARİHİ VE AYIBIMIZ
Tavşanlılı tarihçi Hasan Efe’nin yeni kitabı çıktı, inceledim okuyabildiğim kadar okudum. Elime yeni geçti daha tam anlamıyla okuyamadım ama epey inceledim. Sonra kendisiyle bir röportaj yaptık. Bir çok şey anlattı hocam kitapla ilgili. Kitaba şöyle bir göz gezdirdim, 350 sayfalık çok geniş bir Tavşanlı tarihini kapsıyordu ve üstelik bu birincisiydi. Kitabın yayınevine sponsorlarına baktım, yok. Yani? Yani hocam bu kitabı tek başınıza mı çıkardınız, sorusuna hocam maalesef acı bir gülümseme ile cevap verdi.
Bundan önceki belediye yöneticilerinin tamamını taş belediyeciliği yaptıkları için eleştirmiştim. Kültüre önem vermediklerini üzerine basa basa söyledim. Yeni yönetimle yaptığım görüşmelerde kültürel etkinliklerin destekleneceği izlenimi almıştım. Bu yönde umudum vardı. Bu tip muhteşem bir çalışmanın yalnız bırakıldığını görünce doğrusu içim sızladı. Sadece belediye değil Tavşanlı’daki bütün kurum ve kuruluşlar adına başımı önüme eğmek zorunda kaldım. Bu ayıp bütün Tavşanlı’nın bence.

26 Ağustos 2010 Perşembe

TAVŞANLI ŞEHİR STADI İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

Tavşanlı Belediye Başkanı Mustafa Güler makamında gazetecilere açıklamalar yaptı...

AÇIKLAMAYI DİNLEMEK İÇİN AŞAĞIDA AÇILACAK OLAN KUTUDAKİ İKONA TIKLAYINIZ.
Not: Kutu açılmazsa bu linkten dinleyebilirsiniz: http://www.box.net/shared/kru5qoev2i

21 Ağustos 2010 Cumartesi

OKU -YAZ BAHAR -KIŞ


OKU -YAZ BAHAR -KIŞ

Yazarlığa başladığım günleri hatırlıyorum da ilk yazdığım cümleler arasında, “Ali gel.” vardı. Ali gel, yazdığım günlerden sonra neler yazmadım ki? “Elle gelen düğün, bayram.” Atasözünü mü açıklamadım, “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözünü mü yorumlamadım, neler neler.

Ondan sonraki yazarlık yıllarımda ise daha çok natürel çalıştım. Doğaya özgü şeyleri yazdım mesela. Bazen sentetik şeyleri de yazdığım oldu tabi. Pazara giderken natüralist takılıyordum; iki kg. elma, bir kg. armut, 3 kg. patates, 0,5 kg. soğan gibi. Pazarla birlikte markete de uğranacaksa, natüralizmin etkisiyle birlikte suni sentezler yapıyordum. Örnek: Makarna, margarin, salça, bulaşık sabunu, deterjan... Gibi.

6 Ağustos 2010 Cuma

CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI


CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI
Tavşanlı Hayırlı Hizmetler Vakfının Yaz Okulu nihayet sona erdi ve bir yıl sonu gösteri düzenlendi Kültür Sarayında. Sıcak, bunlatıcı ve yorucu bir günün sonuna denk geldiği için açıkçası hiç de niyetim yoktu gitmeye. Hakikiaten nasıl bir ağır günse fena hırpalamıştı beni.
Geçelim...
Ailemle birlikte gittik. Ikindi ezanı okundu ve hemen kültür sarayının yanındaki Yunus Emre Camiine gittik. Ailecek camiye gidiyoruz ama içimizde bir kaygı var. Ya bayanlar için abdest alma yerleri yoksa, ya namaz kılacak bölüm ayrılmamışsa? Camilere artık ailecek gitmeliyiz yoksa gelecek nesil de aynı bizim gibi olacak.
Zaten bu cuma namazında (6 Ağustos 2010 Cuma) Yeşil Camide kadınları camiye almadılar ya burada da sorun çıkarsa? Eşim ve kızım için kaygılıyım. Burayı planlayanlar en azından bu tür önlemleri almışlar. Ellerine sağlık. Hiç zorluk çekmediler, gayet uygun yapmışlar abdest alma yerlerini ve tuvaletleri. (Kızıma sordum.) bayanları cuma namazına almayan cemaat acaba neyi düşünüyor da almadılar onları?
Siz kimsiniz de bunu yapıyorsunuz? Siz kimsiniz birader? Açıkça çatıyorum hangi yetkiyle kadınları camiden men ediyorsunuz?

2 Ağustos 2010 Pazartesi

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM
24 Temmuz 2010 cumartesi günü, ertesi günü basın bayramı olması hasebiyle, Şaban Dedede yemek yedik basın elemanları ve belediye yetkilileri ile. Belediye her yıl bu tür bir organizasyon düzenliyor, bu yıl da burayı tercih etmişler. Bizi hatırladığı için teşekkür ederim.
Önemli olan ne yediğimiz değildi tabi…
O gün orada belediye başkanı ve yardımcıları da vardı. Tavşanlı basının temsilcileri vardı. Yemekten önce, yemek sırasında ve sonrasında bolca sohbet etme imkânı bulduk gündeme dair.

29 Temmuz 2010 Perşembe

CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI

 CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI
Geçenlerde ikindi namazında camide yaşadığım menfi (Başka bir kelime bulamadım.) olayla ilgili olara olarak sosyal paylaşım sitesinde öfkeli bir yazı paylaşmıştım arkadaşlarımla. Genele hitap eden bir yazı değildi bu sadece arkadaşlar arasında kalan bir samimi bir dert paylaşımı idi. Sonra,  sandalye bulunan bir camimizle ilgili gazetede haber çıktı. Bunun üzerine konuşmaları buraya almaya karar verdim. Üslubumdan dolayı özür dilerim zira dediğim gibi dostlar arasında kalacak bir konuşmaydı. Arkadaşlarımın isimlerini de buraya almadım, sadece baş harflerini aldım. Kendilerinin anlayışına sığınıyorum. Sonrasında pişmanlık duyduğum bir konu oldu “Atın sandalyeleri!” dememeliydim.
Benim yorumum:
“M.U.: Arkadaş! Madem özürlülerin, kadınların ve çocukların gelmemesi için her türlü tedbirin alındığı camiye yürüyerek gelebildin ne diye sandalye ile kılıyorsun haydi öyle kılıyorsun ne diye son cemaat yerinin ta dibine girdin, ben geç kalınca nerede kılacağım? İnsaf be adam! Yuh! Atın şu sandalyeleri be kardeşim! Tekerlekli sandalye ile gelmiyorsun iki kat merdiven çıkp da camiye giren adam nasıl olur... Tövbe tövbe...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!
Çoktandır ses çıkmıyor, hayırdır öldü kaldı mı, diye merak ediyor insan.
Bir komşunuzdan, çok konuşan bir adamdan uzunca bile olmasa bir zaman ses çıkmazsa merak edersiniz. Ne oldu acaba? Acaba sorun nedir? Niçin eskisi gibi arz-ı endam etmiyor?
Neredeyse haftada bir açıklama yapma gereği duyulan, üzerine best seller olacak kadar çok edebiyat yapılan, bütün herkesin umut bağladığı, hayatımızın odak noktasına oturan, dilden dile dolaşan, Ankara gündeminden Tavşanlı gündemine koşup koşup gelen, her daim gözümüze sokulan şu mesele ne oldu da birden ortadan kayboldu?
Sahi ona ne oldu?

15 Temmuz 2010 Perşembe

Huzur Otel, Arif Dirgin Röportajı


GELİŞİMİN VE DEĞİŞİMİN ADI: HUZUR OTEL
Mustafa Uysal: Sizi tanıyabilir miyiz?
Arif Dirgin: İsmim Arif Dirgin, Tavşanlı Güzelyurt Köyündenim, Huzur Otelin müdürüyüm.
M.U. : Mesleğinize nasıl başladınız?
A.D. : Turizm bölgelerinde birçok otelde görev aldım. Oralarda otelcilik üzerine çok fazla deneyim sahibi oldum. Birçok otelde düzenlemeler ve değişik çalışmalar yaptık. Yaptığımız çalışmalar epey beğeni kazanmıştı. Otelcilik benim içimde bir ukde olarak kalmıştı. Burada onu gerçekleştirmeye çalışıyorum. İlk hedeflerim arasında da Tavşanlı’nın yüz akı olmak var. Burada daha önce benim anladığım manada otel yoktu.
M.U. : Huzur Otelin geçmişi ile ilgili kısa bir bilgi verebilir misiniz?
A.D. : Otelimiz 21 yıllık bir geçmişe sahip. O günden beri de hiçbir çalışma, tadilat, yenileme yapılmamış burada. Normal bir şehir oteli olarak, vasat şekilde çalışmasına devam etmiş. Kalan kalsın kalmayan kalmasın gibi yani. Kurulduğu günkü haliyle kalmış.
M.U. : Peki bu yenileme çalışmaları sizinle birlikte mi başladı?

30 Haziran 2010 Çarşamba

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!
Temtaş…
Tavşanlılı 5000 ortağın şirketi.
Şehrin şirketi.
Geleceğimizin teminatı.
Üzerinde çok konuşulan 5000 insanın laf kalabalığı yaptığı sermaye.
Ne bu sizce şimdi? Koca şehir toplanmış şirket kurmuş. Yok canım, adam üç kuruş koymuş onun hesabı var ortada. Adam gibi bir şirket ortaya koyamadık o bir. Bunun sebepleri malum bu iki. Sonra ortaya koyduğumuz bu ufak duyarlık için olmadık teraneler, bu üç.
Temtaş diye kurduğumuz ve umutlar beslediğimiz, uğruna şölenler düzenlediğimiz gelin kısır çıktı. Bir santrale hamile sandık sonu belli değil. Bari başka çocuğumuz olsun istedik bünye kabul etmedi. Bir evlatlık edindik (Kül işi ortaklığı) işe bakın o da kar dağıttı. Sonra,  çıfıt bir ortak bulduk, umudumuz var. Olmadı para isteriz. İşte büyük umudumuz santral için iş şu devrede, bu evrenin sonunda, bunun da ortasında.
Ne zaman oldu bunlar? Hepsinden yarım yamalak haberimiz var. Rahmetli buraya gelmiş ve bizimkilerle birlikte kollarını kaldırmıştı.

21 Haziran 2010 Pazartesi

ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK

 ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK
4 Haziran 2010
Tavşanlı’da bugüne kadar birçok çok ortaklı şirket kuruldu ve çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlandı. Halen sürenler var, bunların da durumları çok net değil başarı açısından bakıldığında. İlçemiz insanları birlikte iş yapmayı iyiliğe ortak olmayı seviyor. Dolayısıyla bu tür girişimlerde hep yer alıyorlar ve sanırım bundan sonra da yer almaya devam edecekler. Bu tür çok ortaklı şirketler ilçemizde bir türlü başarıya ulaşamadı. Sonunda gördük ki hep yıkım ve güvensizlik ortamı doğurdu. Herkes birbirini suçladı. Ortalık toz duman oldu ve zaten bu tür bir bunalımın ortasında kimse gerçek suçlunun kim yahut ne olduğunu sorgulayamadı. Kişisel suçlamalar olarak kaldı hepsi. Aslında acaba neler oldu? Yanlış olan neydi yahut hatalı olan kimdi? Bunları konuşurken kişilere takılmadan, suçlayıcı, yargılayıcı davranmadan sadece anlamaya çalışarak kişi ve kurum isimleri vermekten kaçındık. Maksadımız birilerini incitmek, sorgulamak değil vakaları sorgulamak, anlamaya çalışmak ve nihayetinde günümüze ışık tutacak sonuçlar elde etmek. Bu ilkeler ışığında, aynı zamanda çok ortaklı bir şirketin yöneticiliğini de yapan Mustafa Göktekin ile konuştuk. Umarım ileride atılacak adımlarda da aynı hatalara düşülmez ve ortaklığın, beraber iş yapmanın bereketine kavuşuruz. Röportaj için Tıklayınız.

8 Haziran 2010 Salı

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE
Son katıldığım toplantıda da aynı şey oldu…
Saat 17.00’de toplantı olduğu yazıyordu. Yetişebilmek için ikindi namazını kılmadan ve üstelik hızla gittim. Oraya vardığımda terlemiştim ve vaktinde yetişmiştim. Son dakikada yetiştim.
Peki, ne gördüm?
Elbette başlamamıştı. Böyle olacağını adım gibi biliyordum. Yine de geç kalan ben olmamak için gittim. Yazılı olana hep güvenmişimdir. Davetiyede öyle yazıyordu. Sanırım benden ve salonda olan yirmi kadar insandan başkasına yanlış davetiye gitti! Zira insanlar 17.30’dan sonra gelmeye başladılar. Ön koltuklara oturacak adamlar da geç geldiler. Ön koltuklar dolmayınca, biliyorsunuz toplantılar, törenler başlamaz. Sanki toplantının sahipleri onlarmış gibi davranırlar. Neden? Çünkü toplantı tertipleyenler onlara bu havayı vermişlerdir. Siz olmazsanız olmaz. Bu ne güzel bir değerdir. Sahiden öyledir. Her toplantıya katılan ön koltuk sahipleri de hepsine yetişmeye çalışır ama beceremez.

2 Haziran 2010 Çarşamba

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!
Kuzum neler oluyor Allah aşkına?
Tamam, şampiyon olduk da sevincimizi ve kutlamamızı iki gün erteleyemez miydik? Acele edenleri anlayabilmiş değilim. O gün akşam vakti meydana baktım ve kocaman bir “Yuh!” çektim. Ülkemizde 6 askerimiz şehit edilmiş, gemilerimiz israil (Bilerek küçük yazılmıştır.) tarafından vurulmuş 16 şehit vermişiz ama meydanda kutlama var. Gündüz gözüyle hem de, havai fişekler atılıyor. Yok artık, kim yapıyor bunları, diye soran birçok insana ne söyleyeceksiniz merak ediyorum. Açıklamalardan bazılarını dinledim, şehitlerimiz var, Gazze gemileri vuruldu ve özellikle ilçemizden değerli bir insan esirler arasında haber alınamıyor bu acılar varken kutlama yapacağız siz taşkınlık yapmayın sevinin ama gürültü yapmayın. Oldu mu sizce? Babanız ölse düğüne devam eder misiniz? Anneniz ölse bayrama gider misiniz?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL
Hiç sözü dolandırmadan söyleyeceğim…
Sevinecek başka adam gibi hiçbir şeyimiz yok ve sanırım ufukta böyle bir sevinç kaynağı da görünmüyor o yüzden en basit şeyleri bile abartarak kutluyoruz.
Her tarafı süslemek, en abartı şeyleri söylemek, lüzumsuz tonlarca para harcamak bunun kanıtı işte daha ne olsun. Mesele başkalarının başarılarını paylaşmak ve sahiplenmek olunca çok da başarılıyız. Kendi başarısızlıklarımızı ve kendi ataletimizi örtmenin başka bir yolu sanırım başkalarının sevincini sahiplenmek. 11 adam sahada başarılı olunca biz de başarılı sayılıyoruz. Hani Almanya yenilince biz de yenik sayıldık ya… Dalga geçiyorum elbette. Ne bekliyordunuz ki?
Bu ne abartıdır Allah aşkına?
O astığınız flamaların tanesi 100 TL.
Kaç tane saydınız mı?
Kim için bunlar, ne için?

22 Şubat 2010 Pazartesi

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR
(Ahmet Uluçay’a kapı aralığından bakmak.)
Bir dostun ardından…
Onun ünlü biri olması da ayrı bir zorluk. Herkes tanıyor onu! Yazmak zor. Hele ona haksızlık etmeden yazmak daha da zor. Ya ölümünün ardından yazmak?
Onun sanatını mı anlatmalıyım şimdi yoksa onunla ilgili anılarımı mı ya da hayatından bazı kesitleri mi? Onun hastalığından mı bahsetmeliyim, çektiği sıkıntılardan mı, imkânsızlığından mı, deliliğinden mi, hayallerinden, ümitlerinden, rüyalarından, annesinden, babasından, çocuklarından… Bilmiyorum ama hiç birini anlatmak bana düşmez. Onunla konuşur gibi yazmalı belki riyakâr cümlelerle. Belki trajediye dönüştürmeli, melankoli katmalı bu yazıya. Daha çekici olurdu o zaman, öyle ya!
Her şeyi bir kenara bırakıp mantıklı olmam gerekiyor. İnsanlar bir tek garantiyle doğuyorlar o da ölüm. Onunla son bir kez ölümle ilgili konuşmak isterdim ama hastalığının getirdiği hassasiyet buna müsaade etmedi. Bütün dostlarımla ölümü konuşurum. Kendi ölümümüzü. Onunla başkalarının ölümünü konuştuk.

19 Şubat 2010 Cuma

Edebya Nedir?

EDEBYA Nedir?
100211
Aslında ilk merak edilen "edebya" isminin ne olduğu.
Edebin, edebiyatın başlangıcı olduğunu söyler eskiler ve bu ilke benim de takip ettiğim yoldur. "Edeb yahu!" derler yine eskiler karşılaştıkları edepsizlik karşısında. "Edeb yahu!" göndermesi var evet, ama hayır tam olarak o da değil. Bu gönderme elde dursun, hemen şunu ilave edeyim: Sefer Göltekin ile 2000’li yılların başında çıkardığımız bir dergiye isim ararken "Edebiyatın ülkesi" olsun bu dergi, diye düşünmüştüm bu ismi. Sonra karar verdik ve öyle oldu.
Eskiden beri yazıyorum.
Eski ne mi? Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, eskiden beri yazıyorum işte. İlk insandan beri yazıyorum. İlk insanla aynı düzlemde düşünüyorum anlamında.
Okuma yazma öğrendiğimde ilk yaptığım şey, düşündüğüm ama söylerken ifade edemediğim şeyleri yazının marifetiyle yeryüzüne indirmek oldu. (İlham Aliyev ile tanışmam daha sonradır!)
Dediğim gibi eskiden beri yazıyorum ama yazdıklarımı herkesle paylaşmaya başlayalı çok olmadı. 1994 yılında falan sağda solda yazmaya başladım. (Kamu kurumları rahat olsun komşumuzun bahçe duvarına yazdım hepsini.) Sonra gazeteler falan işte. Dergiler, dergiler, dergiler. Ah o dergiler.
Yeni yetme bir genç gelse, "Gazetenizde yazmak istiyorum." dese ve yaşadığı şehirle ilgili boyunu aşan laflar etse, garip gelir değil mi? Evet, bana da öyle geldi. Nitekim, sağ olsunlar Tavşanlı’nın Sesi'ne garip gelmemiş olacak yahut bana katlanmış olacaklar ki 2000 yılından beri yazıyorum orada. Orada yazdıklarım benim devamlılığım açısından çok etkili oldu. Devamlılık esastır yazarken. Yine nitekim gazetede yazdığım kısa öykülerden oluşan iki kitabım çıktı. Dahası, yayına hazır şeyler de oluştu işte. Şimdilik kendim okuyorum arada bir.
"Edebya" şimdi burada ve var.
Blog olarak yayına başladı. Madem dedim, dergi çıkarıp iflas ediyoruz teknolojinin imkanlarını kullanalım, değil mi? Kullandım. İşte burası kağıtsız bir dergidir, her dem matbaa makinesinin sesleri yükselir kodlarının arasından.
Gazetede yazdıklarımı, yorumlarımı, eleştirilerimi yayınlıyorum burada. Gazeteden farklı olarak burada video, ses ve renkli fotoğraf, grafik yayınlama gibi imkanlar da var. Bunları da kullanıyorum. Ticaret Odasının Kıvılcım dergisi için yaptığım röportajları da yayınlıyorum örneğin. Bazılarını sesli olarak yayınlıyorum ki okumayı sevmeyenler de buradan faydalansın.
Sadece yaşadığım yerin dertleri tasaları değil bütün bir insanlığın tasaları olarak bakıyorum burada paylaştıklarıma. Bir insanın sözlerini hapsettiğimde röportaj olarak geleceğe dair bir hafıza hücresini daha var ettiğimi hayal ediyorum.
Edebya bir blog evet. Kişisel bir blog olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama değil. Burada alıntılar da var şimdilik az olmakla beraber. Birkaç zaman sonra burada değerli arkadaşlarımın da yazabilmelerini sağlamak istiyorum. Hatta delice bir hayal, dergiyi tekrar kağıtla buluşturmak istiyorum. İnşallah olur.
Bir mektup sıcaklığına ulaşana kadar yazmaya devam etmek istiyorum. Yazdıklarımdan sorumlu olduğumu bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. İlahi hafızaya kaydedildiğini bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. Çok aptalca gelecek size belki ama Orhan Veli nasıl yırtılan denizi dikiyorsa iş olarak, ben de yazdıklarımla hatırlatmak istiyorum önce kendime. Neyi mi? Nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi ve bu ikisi arasında nerede nasıl durmam gerektiğini.
Yazdıklarım yazacaklarımın teminatı olamaz. İnsanoğlunun ne yapacağı belli olmaz zira. Dün bildiğim şeyin üzerine bugün daha fazla şeyler ilave etmiş olabilirim. Dün dağın eteklerindeyken bugün bir tepeyi aşıyor olabilirim ve hatta bir dereye de düşmüş olabilirim. İnsan ihtimaller örgüsüdür kendi bakış açısıyla. Bir tek garantimiz vardır doğarken, öleceğimiz gerçeği.
Bir şeyler yapmak lazım. Örneğin dua edebilirim. Tafsilatlı bir duadır belki edebya.

23 Ocak 2010 Cumartesi

NEREDESİN UYKU?


NEREDESİN UYKU?
Düşünmek istemiyorum. Kafamda bir boşluk var ve bu boşluğu doldurabilecek bir “şey” aramıyorum. Merak etme duyularımı bile kaybettiğim bir an, içinde bulunduğum an. Merak etmekten bahsedebildiğimi görüyorum. Bu iyiye mi işaret yoksa başka bir duruma mı? Uykumun olduğunu zannediyorum. Zannetmek bile bir umut.
Hafif, çok hafif bir ağrı kafamın bir yanında. Hangi taraf olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Ağırlık da diyebilirim. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Uykum var, belki uykum var. Yatınca uyuyamayacağımı iyi biliyorum. Yok, uyku hali değil bu. Boş boş bakmak, diye bir durumdan bahsedilir bazen. Acıklı bir anı anlatmak için de kullanılır bu, aşağılayıcı bir hali de. Acınacak halde miyim? Etrafımda halimi çözebilecek, yok, yahut halimin ne hal olduğunu merak edecek biri yok sanırım. Kendim bile düşünmek istemediğimi söylerken saçmaladığımın farkına kim varacak?

12 Ocak 2010 Salı

SOKAK KOROSU (Değirmencinin Kızı)

SOKAK KOROSU (Değirmencinin Kızı)
Akşam iner
İner perdeler
Akşamüstü ölme sakın!
Öldüğün görmezler.
Ali Semerci
Gürültü...
Yürüyebilmek için cebimde para olmaması lazım geldiğini düşünürdüm. Etrafımda bunca insan varken mutlu olabileceğimi de düşünürdüm. Yüzlerce aracın zihnimin yansımasına kurban gitmeleri de hoş. Buradan bakınca tepeler ne güzel görünüyor. Tepelerden bakılınca “Burayı” görüp görmediğimi bilemem. Bu şehri tam olarak bilmiyorum. Herkes gibiyim kaldırımlar üstünde. Herkes ben gibi değil tabi. Bunu onlar biliyorlar. Dahası hiç kimse hiç kimse gibi değil. Bu kaldırım üstündeyken, yürüyorken ya da bir şeyleri bekliyorken aynıyız aslında. Çınarın üstünden bakan bir kuş nasıl görüyor beni? Beni mi görüyor yoksa bizi mi? Biz bir gürültüden ibaretiz.
Caddeden yüzlerce araba akıyor, seyyar satıcılar bağırıyor, martılar çığlık çığlığa, deniz kımıldanıyor, rüzgar olmadık şeylere sürtünerek geçiyor, topuklarımız takırdıyor, kornalar yolu takip ederek dağılıyor, pantolonlar etekler hışırdıyor, telefonlar çalıyor, ezan okunuyor, insanlar aralarında konuşuyorlar, yerde bir poşet... Sağır olmaya imkan yok bu şehirde.

11 Ocak 2010 Pazartesi

YAZI-TURA, KÖY-MAHALLE (KUMARI)

YAZI-TURA, KÖY-MAHALLE (KUMARI)
Kütahya Kumarı Köyü (Kumu arı) Mustafa Uysal

Kumarı Köyüne gitmeye karar verdiğimizde köyü internet yoluyla incelemeye çalıştım fakat çok fazla bilgi bulamadım. Öğrendim ki orası aslında Kütahya’nın bir mahallesidir. Bu bilginin ışığında düşündüm ki orası gittiğimiz diğer köylere benzemeyecek yani aslında köye bile gitmiyoruz. Kütahya merkeze bağlı bir mahalle yani, koca Kütahya Belediyesinin mahallesi. Üstelik bir de Kültür Bakanlığınca tescillenmiş 1000 yılını çoktan devirmiş meşhur kestane ağaçları var. Meşhur dediğime bakmayın internette adı çok yerde geçiyor sadece. Yani bütün bu bilgiler ışığında ben aslında gayet iyi şartlarda ve artık dışarıdan gelip gidenlerden bıkmış bir köyle karşılaşacağımızı düşünmüştüm.

7 Ocak 2010 Perşembe

SARUHANLAR KÖYÜ (TAHTA KAŞIKTAN EKMEK)

SARUHANLAR KÖYÜ
TAHTA KAŞIKTAN EKMEK
(Gediz/Saruhanlar Köyü Mustafa Uysal)
Köyün tamamının geçim kaynağı kaşık olan bir köye gider de nasıl heyecanlanmaz insan? İşte o gün (18.12.2009) heyecan içinde sabah yola çıktık. Alibey Aydın, Halil Oral ve ben artık köyleri her Cuma dolaşıyor sorunlarını, güzelliklerini, geçmişini, geleceğini velhasıl her şeyini kaleme almaya çalışıyoruz. Alibey Aydın aynı zamanda TRT televizyonunun Kütahya bölge muhabiri kamera ile kaydediyor TRT’de haber olabilecek şeyleri. Halil Oral köyün bütün ayrıntılarını not ediyor ve zaten okuyorsunuz hatta köyün türkülerini bile derliyor. Bu yönüyle tam arşivlik, ansiklopedik bir bilgi topluyor diyebilirim. Böyle bir ekiple köyleri dolaşmak ve samimi bir niyetle etrafımızı tanımak ve tanıtmak hoş bir duygu benim için.  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...