25 Mayıs 2009 Pazartesi

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

Las Vegas ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kıbrıs’ın öne çıkan özelliğini de bilirsiniz. Arasındaki bir bağ var: Kumar.

Kumar için ne düşünüyorsunuz?

Tavşanlı için böyle bir çözüm ister misiniz?

Başta saydığım yerler kumardan çok iyi kazanıyorlar ve en önemlisi çok iyi tanınıyorlar. Tavşanlı’nın da tanıtıma ihtiyacı olduğuna göre…

Tanıtım için kumardan faydalanabiliriz, diyen çıkar mı aranızdan?

En büyük eksiğimiz tanıtım madem işte fırsat!

Kumara bakış açınızı tahmin edebiliyorum. Belki adını bile duymak istemezsiniz.

Ama size diyorum ki şehrimize para getirecek ve şehrimizin adını ülkemizde duyuracak. Dolayısıyla bu tanıtımdan bize yatırım gelecek, ürünlerimiz daha çok bilindiği için satış olacak, daha çok insan buraya gelecek.

Bakın Las Vegas çölün ortasında bir şehir ama bütün dünyada biliniyor ve çok zengin bir yer. Şehriniz de böyle güzelleşsin ve tanınsın istemiyor musunuz?

İstiyorsunuz.

Öyleyse neler yapılması gerekiyorsa yapalım.

Bazılarınız şöyle düşünüyor: Ne diyorsun biraderim, kumardan hayır mı gelir bir şehre? Bu ne muhabbettir, hayırdır ne oldu?

Haklısınız, acaba bana ne oldu?

Acaba size oldu?

Acaba şehrimiz zaten kumarın nimetleri ile güç bulmadı mı iki yıldır?

Ne kadar tuhafsınız, kumar sitelerinden sonuçları takip eden kaç insan var biliyor musunuz?

Ben dahil.

Sonuç ne oldu acaba, diye kumar sitelerinden takip ettim pazar ve perşembe günlerini.

Şimdi…

Şimdi önümüzde büyük bir fırsat var. 2. lige terfi ettik. Artık daha fazla kumar payı alabileceğiz. Bu payla tanıtımımızı daha iyi yapabiliriz.

Neymiş, bir: Bu başarılar, halkımıza bir mutluluk, memnuniyet, iyimserlik havası getirir.

İki:  Para ve ekonomik girdi getirir, taraftarlar falan…

Üç: En önemlisi de şehrimizin tanıtımında çok büyük rol oynar.

(Bu üç maddelik bilgi bana ait değil, büyüğümüze ait.)

Öyle demeyin, spor gazetesi okuyan çok iş adamı var!?

Geçtiğimiz iki yılda çok az pay alabildik kumardan. Ama bu yıl 2. ligdeyiz daha çok pay alabileceğiz. Dolayısıyla şehrimizin kumardan payı tanıtım olacak.

Canım o kadar uğraşıyorlar ama hala Las Vegas kadar olamadığınıza mı üzülüyorsunuz siz de? Bağlantılar kuvvetli yakında daha çok pay alırız.

Bu gidişle abat (âbâd) oluruz, demedi demeyin!

Bütün bunlardan sonra örümceklerime iyi bakacağıma söz veriyorum, Müslümanlardan örümcek yemi için katkı payı isteyeceğim.

Daha bitmedi bu giriş yazısı, gelişme dışarıda olacak, sonuç bölümünü de yazacağım. Mesele sadece kumar değil o, sadece işin matrak kısmıydı.

 


13 Mayıs 2009 Çarşamba

MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

mulayim%20tepe.JPG


MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

Dün akşamüstü çok sevdiğim Mülayim Tepeye gittim.

Utançtan gezemedim.

Ömrümde bu kadar utanç içinde kaldığımı hatırlamıyorum.

Oysa ben de genç oldum ve gençliğin ne olduğunu biliyorum.

Yüzümü yakan bir ateşle dolaşmak zorunda kaldım.

Daha girişte tahmin ettiğim hava içerilerde yanıltmadı beni.

Çimlerin üstünde diz dize, kucak kucağa, omuz omuza, dudak dudağa, kol kola, yanak yanağa, sırt sırta…

Çok dağınık bir yazı olacak bu.

Çünkü yazarken utandığım şeyleri gençler çok rahat tavırlarla yapıyorlardı. Yanımda çocuğum vardı ve akşamüstü can sıkıntısı dağıtıyorduk sadece. Ona neyi nasıl anlatacağımı bilemedim. Sevişen çiftleri görmesin diye tuhaf ağaçlara dikkatini çekmeye çalıştım. Olmayan kartallardan bahsettim. Buralarda kitap okuyan insanlar çok fazla olurdu… Dedim ama onun zihninden neler geçtiğini bilmiyorum.

Ateşle barut meselesi.

Götürecek başka yer olmayınca en yakın yere geliyorlar belli. İnsan sevdiğini niçin başkasının gözleri önüne serer? Bu sevgi mi yoksa ateş mi? Malum orası serin bir mekân ateşleri sönmese de ferahlıyorlar biraz. Daha ilk güneşte böyle ise yazı düşünmek istemiyorum.

Kendi topraklarımda utanmadan gezmek istemek…

Bazıları varlığınızdan haberdar bile olamayacak kadar meşgulken bazıları ne geziyorsun buralarda gibi bakıyor. Sanki kendi odalarındalar. Kendi şehrimin parkında röntgenci muamelesi bu olsa gerek.

Şimdi kim kimin hakkına tecavüz ediyor?

Ben hangi çağda yaşıyorum, onlar beni atlayıp geçmiş gelecek nesil veletleri mi?

Ne kadar özgürüz, biz orta yaşlılar için röntgen mekânı bile düşünüyor modernite!?

Benim ve çocuklarımın özgürlüğü ne olacak?

Kıpkırmızı bir suratla dolaşmaktan kurtulacak mıyım?

Yoksa, “Mülayim Tepe artık size göre değil kardeşim gitmeyiverin.” mi denilecek?

Bu manzaralar hiç hoş değil.

Oğlunuz nerede?

Kızınız nerede kiminle?

Yüzünde göz izi var diye kıskanan medeniyet nerede?

Aşkım bacakların çok güzel, okşamaya doyamıyorum nerede?

Başka bir yere gidin başka bir yer(d)e götürün.

Buradan yetkililere sesleniyorum zevzekliği de olsun bu yazıda…

Mülayim Tepe çok güzel bir yer Tavşanlı’nın medar-ı iftiharı olmaya devam etsin lütfen.


11 Mayıs 2009 Pazartesi

YANIYOR!

YANIYOR!

Yanıyor, yanıyor, cayır cayır yanıyor!

Haydi, yanıyor, dumanı beleşe seyredin, yanıyor!

Alevi gökleri tutuyor, yanıyor, yanıyor!

Akşamın kızıllığında yer gök yanıyor, yanıyor!

Ah, yangın olur biz yangına gideriz! Yok mu temaşaya yetişen, yanıyor, yanıyor!

Dumanı gökleri tutmuş, vadilere sinmiş, evlerin açık pencerelerinden genizlere dolmuş bir yangın var tepelerde. Mehmet Ali, diyor ki, “Orağı atan, orağı atan, orağı atan! Oraklarını attılar, koştular! Koştular, koştular...” sonra Mehmet Ali kocaman gülüyor, gülüyor, karnını tutuyor, ağzından salyalar akıyor, yanık yüzlü, kavruk yüzlü Mehmet Ali, “Allah belanızı versin, orağını atan...” diyor, gülüyor. Ağız dolusu sövüyor Mehmet Ali. “Sövme, sövme!” diye azarlıyor akşamın karanlığına sığınan köylü kızı. Kızıl alevler tarlaların başında görünüyor, ihtiyar kadınlar dizlerini dövüyor, dizlerini dövüyor, dizlerini... en çok dizlerine vuruyorlar. Gözlerinin yaşını geçen itfaiyelere akıtıyorlar, “Yetiş!” diyorlar, “Yetiş! Bir buğdayımız var bizim, yetiş kurbanın olayım, yetiş!” sonra yine dizlerini dövüyorlar. Ekmek, yoğurt, zeytin, soğan taşıyorlar yoldan geçenlere, bir de “Yetiş!” diyorlar, “Ah, buğdaylar var yetiş!” Mehmet Ali, kızıllığı raks eden ufuklara bakıyor, “Aha! Aha! Valla yanıyor!” diye, bağırıyor. “Komutan” diyor, sonra, “Komutan, sönüyor mu?” “Söner, Mehmet Ali, söner.” Diyor, jandarma komutanı. Kulağı telsizde, gözü tepelerde. “Rüzgâr tavsadı, rüzgâr tavsadı.” Diyor kendi kendine.

Eli kundaklı gelinler, kırmızı, yanıp sönen arabaların tozuna karışıyorlar. Köpekler şaşkın, koyunlar şaşkın, inekler şaşkın... bu, bu yanık kokusu hayra alamet değil. Traktörler, tepelere tırmanıyorlar, kepçeler, cipler, otomobiller... Mustafa, “Ağabey, bu da gitmek istiyor, itfaiye arabalarıyla. Ağabey kaybolur oralarda!” diyor, Mehmet Ali’yi göstererek. Mehmet Ali, şaşkın. Mustafa ağlamaklı, bir tepelere bakıyor, bir yanıp sönen kırmızı lambalara. Kavaklar yatıp kalkıp yalvarıyorlar alevin dilleri yalamasın köyü, diye. Onlar sallandıkça tepeler kızıla boyanıyor, gökler kızıla, yer kızıla, kadınların yüzü kızıla boyanıyor. İhtiyarlar bastonlarını toprağın bağrına vuruyorlar bilmeden. Kalın gözlüklerini siliyor Veli amca, “Kız, evden ekmek getirin!” diye, bağırıyor dövünen kadınlara.

“Hüseyin nerede kaldı, kız Fadime?”

“Ana! Ana! Bizim adam da yangının içine girmiş, ana!”

“Kız, eşeği tarlada mı koydunuz?”

“Sevabı bol bu işin, sevabı bol, yoğurt getirin, görevlilere götüreceğiz?”

“Ah, oğlum sönüyor mu, tarlalar barut şimdi, ah oğlum tarlalar barut!”

“Yenge, sizin ağalar gitti mi hep?”

“Orağı atan gitti, orağı atan gitti!”

“Ha! Ha! Ha! Orağı atan gitti, orağı atan, orağı atıverdiler, orağı...”

Köyün içinden toz, duman, yanık kokusu, keskin iniltiler, sirenler geçiyor. Tepelere tırmanıyorlar hemen, hemen tepelere tırmanıyorlar. Tepelere tırmanıyorlar, yarış ediyorlar, alevler tepelere abandıkça onlar da abanıyorlar tepelere. Horozlar ötüyor, kadınların gözleri büyüyor, “Anam, anam, anaaaam!” dizlerini çürütüyorlar. Çocuklar, eteklerinden tuttukları kadınlardan korkuyorlar, alevlere bakıp ağlıyorlar. Toz, çamur oluyor yüzlerinde, burunlarını yakan şeyin şu kızıl saçlı devden geldiğini anlıyorlar. Çocukların ağzı açık, gözleri açık, yorgun gözleri kapanacak vakitte, koca bir masalı seyrediyorlar. Tepeleri alan, üstlerine dumanlar savuran canavarın ekinlerini nasıl alacağını anlamıyorlar. Masal bitsin! Masal bitsin!

Tıpır tıpır sesler duyuluyor. Gök, ihtiyarları ve çocukları duydu. İhtiyar bastonunu göğe kaldırıyor, “Ah, büyük Allah’ım! Sen bilirsin Allah’ım!” sonra ne diyecek peki? Bastonunu kaldırıp kaldırıp susuyor. Bulutlara bakıyor. Tıpırtılar çoğalıyor, aniden kesiliyor. Yağıverse, dökülüverse şöyle, gök yarılıverse. Yarılmıyor gök.

Flamalı araçlar geçiyor, itfaiyeler geçiyor, kepçeler geçiyor, traktörler geçiyor, otomobiller geçiyor. Köylüler, kendilerini atıyorlar boş buldukları her araca. Elde tırmık, kürek, kazma, kesim motoru, balta... umut, korku, telaş, merak, dua, dua, en çok dua. “Köye bir inerse, tarlalara bir inerse, yetişin oğlum, yetişin gayri!”

Duman gökleri tutuyor, kızıllıklar azalıyor, gece iniyor dağlara. Gökte oynayan yalabıklara bakıyor çocuklar, evlerin kuytularına gizlenmiş gözler görünüyor. Komutan, “Üzülme nine, tarlalara inmez daha bu yangın.” Diyor, onun da içi ezik. “Ne yangınlar gördük biz.” Diyor, teselli ediyor haber sormaya gelen, dizleri dövülmüş kadınları.

Mehmet Ali, komutana su getiriyor. Askerliğini yapmadığını söylüyor komutana. “Yirmi dört yaşımdayım.” Diyor, gururla. Başı eğiliyor, “Almadılar.” Diyor. Askerlere su taşıyor. Gözlerini tepelere dikip dikip, “Orağı atan koştu, atan koştu, atan!” uzata uzata bağırıyor heceleri. Ağız dolusu sövüyor. Köpekleri kovalıyor. On beşinci kez “Hoş geldiniz.” Diyor, komutana.

 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...