27 Aralık 2009 Pazar

ÇALINMIŞ BİR KÖY; KIZILBÜK

ÇALINMIŞ BİR KÖY; KIZILBÜK
KIZILBÜK, BİR GARİP TECELLİ
Kızılbük Köyüne gitmeye karar verdik ve o gün gittik. (4.12.2009)
Kızılbük Köyünü buralardan birine tarif etmeniz gerekirse illaki Değirmisaz adını kullanmak zorunda kalıyorsunuz ki, bu bana çok tuhaf geldi hep. Neden böyle? Daha doğru olan soru şu olmalı: Niçin Değirmisaz Köyü Kızılbük Köyünün hakkını gasp etmiştir?
Ne demeye çalıştığımı ilerleyen satırlarda daha iyi anlayacaksınız. Kızılbük Köyünde ülkemizin tamamında bilinen bir kömür işletmesi vardı desem kimse bilmez. Değirmisaz kömüründen bahsetsem hemen bilirsiniz. İlginç olan şu ki aslında bütünüyle kömürün bulunduğu saha ve harabeye çevrilen yer Kızılbük Köyüdür. Kömür işletmesinin adı ve kömürün adı ise Değirmisaz Köyüne nispet edilmiştir. Sizce neden? Bana kalırsa 1928-1931 yılları arasında oradan geçen tren yolu ve oradaki istasyonun adı bu konuda çok etkili olmuştur. Aşağıdaki belgeye bakalım.

3 Aralık 2009 Perşembe

Ahmet Uluçay’la Sinema ve Edebiyat Üzerine (2005)


Ahmet Uluçay’la Sinema ve Edebiyat Üzerine (2005)


Sefer Göltekin ile Ahmet Ağabeyin bizi götürdüğü bir gençlik odasında yaptığımız röportaj. Aramızdan ayrılışından sonra... Bilmiyorum sanki bu konuşma burada olsa ne olur?

Ahmet Uluçay, son yıllarda en çok konuşulan isimlerden biri. Hatta onun adı henüz bir uzun metraj filmi yokken de çok konuşuluyordu. Bunları sinema ile biraz ilgilenen herkes biliyor. Onunla söyleşi yapacaksak, sadece röportaj için gelenlerden farklı olarak, hep yaptığımız gibi sohbet ortamında olsun ne olacaksa diye düşündük. Çünkü röportaj için gelenler sadece sineması ile ilgilendiler. Biz onun edebiyatla da ilgili olduğunu bildiğimizden konuyu bu merkezde tutmaya çalıştık.
-Sinemayla ne yapmak istemiyorsun abi?
-Sinemayla “bayağı sinema” yapmak istemiyorum. Her şeyin bayağısı olur; bayağı insan, bayağı kalem, bayağı çanta, bayağı boya, bayağı resim… Alçalmak istemiyorum hiçbir zaman. Hiçbir zaman insan avlamak amacıyla sinema yapmak istemiyorum. Kitleleri avlamak istemiyorum, bayağılaşarak.
-Peki bu güne kadar Türk Sineması bunu başaramadı mı? Ya da çok mu azınlıkta kalıyor?
Azınlıkta kalıyor maalesef. Türk Sinemasının namusunu yeni yeni Türk sineması yönetmenleri kurtardı.
-Kimdir onlar?
-Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim bir de ben varım.
-Yani umutlu bakabiliriz geleceğe?

23 Kasım 2009 Pazartesi

MEŞHUR KÜRECİ ELMASI



MEŞHUR KÜRECİ ELMASI VE ORGANİK ÜRÜNLER
Geçtiğimiz Cuma günü (20.11.2009) Emet'e bağlı Küreci Köyündeydik.
Gazetemizin sahibi Alibey Aydın ve yazar arkadaşlarımdan Halil Oral
Ağabeyle birlikte Küreci Köyünden olan Mehmet Aydoğan Beyin de
katılımıyla oraya gittik. Mehmet Aydoğan Bey daha öncesinde bize
Küreci Elmasından defaatla bahsetmiş ve artık Küreci Elmasının tekrar
eski günlerine dönmesi gerektiğini söylemişti. Biz de biraz araştırma
yapınca gördük ki Küreci Elması hakikaten bu yörede meşhur elma
çeşitlerinden biridir. Hatta Balıkesir'e kadar bu bölgede Küreci
Elması satılırmış. Köylüler elmalarını hayvanlarıyla, trenle ve o
dönemin çeşitli ulaşım araçlarıyla her yere götürüp satmışlar.
Çocukluğumdan hatırlıyorum iki elma bahçesi vardı dedemin ve o elma
ağaçlarından bazıları Küreci Elmasıydı. Onların tadı daha başkaydı.

16 Kasım 2009 Pazartesi

ACİL SERVİS CAN ÇEKİŞİYOR!


ACİL SERVİS CAN ÇEKİŞİYOR!
Tavşanlı'da bulunan iki hastane birleştirildi. İyi oldu, kötü oldu...
Görüşler farklı farklı.
Bu konudaki görüşümü bildirmek için değil bu yazı.
Birleşme gerçekleşince hastane ismi de teke inmiş oldu. Yukarıdaki hastane A Blok eski hastane B Blok olarak adlandırıldı.
İlk yapılan işlerden biri de  A bloktaki acilin kapatılması oldu.
Neden kapatıldığına dair bir fikrim yok. Daha önce çalışıyordu.
Şimdi bu bilgiler ışığında alınan neticelere bakalım: Tek acil çok zahmet.

13 Kasım 2009 Cuma

SORULAR ÖRGÜSÜ


SORULAR ÖRGÜSÜ
-Başkaları konuşurken dinlemeyi sever misin?
-Nasıl bir soru bu?
-Çok basit bir soru, yani başkaları konuşurken dinler misin, diyorum?
-Kendi konuşmalarımı dinlemek gibi bir adetim yok.
-Başkalarınınkini?
-Evet, dinlerim yoksa anlaşamayız, değil mi? Meselâ şimdi seni dinliyorum ve bunu sevsem de sevmesem de anlaşabilmek adına yapmalıyım.
-Bunu sormuyorum.
-Biri konuşmazken nasıl dinlerim o halde?
-Soruları benim sorduğumu zannediyordum.
-O, amerikan filmlerindeki repliklerden biri sanırım.
-Kelime oyunu yapma da cevap ver!
-Oyuncak olan kelimeler değil aslında kelimelerin muhatapları.
-Aşk olsun, ne demek istiyorsun şimdi?
-Önce sen söyleyeceksin.
-Neyi?
-Ohoo! Başa döndük.

DANDİNİ DANDİNİ DASTANA!


DANDİNİ DANDİNİ DASTANA!
Müzik olmasaydı, kültürel zımbırtı, anma pıtırtısı, kutlama şeyi, şenlik filanı falanı... Daha bilmem ne kadar faaliyet, ne olurdu acaba? Bilmem ne toplantısı yapılıyor hemen öncesinde müzik. Parti toplantıları bile artık müziksiz olmuyor. En kallavi kültür adamlarımız da anma toplantılarını artık müziksiz yapamaz oldular.

Ne kardeşim, faaliyet yapmayı mı beceremiyorsunuz yoksa halkınız mı müzikten başka bir şeye ilgi göstermiyor? Müzik adamlarının düşürüldüğü durum bir yana, bunca faaliyet de koftiden şeyler olmaktan ileri gidemiyor. Müzik, ne için icra edilir sonra, dinleyici açısından, müzik, ne için dinlenir? Müziğin de suyunu çıkarıp posasını ineklere mi atacaksınız? Yakında bu olacak, demek istiyordum gördüm ki, o da oldu ve inekler bile yemiyor artık.

12 Kasım 2009 Perşembe

KÜÇÜK BİR İÇ KONUŞMA


KÜÇÜK BİR İÇ KONUŞMA
İyi bir hikayeciyseniz, insanların yüzüne bakmaya ve anlattıklarını dinlemeye korkarsınız. Onların hikayelerinin sizin hikayenize girivermesinden ürperirsiniz. Oysa onlar, kendi yaşadıklarının ya da anlattıklarının pek kolayca hikayeye dönüşüverecek şeyler olduğuna inanırlar. Hikayelerin şimdiki zamanı umursamadığını düşünürüm. Hikayenin zamanı, ya geçmişi ya da geleceği ilgilendirir. Geniş zaman bile kötü dikilmiş bir elbise gibidir hikaye için.
Dostlarımın, tanıdıklarımın yüzüne bakarken hikayelerini satın alıyor değilim, ödünç de almıyorum. Artık onlar benim hikayem oluyorlar. Onları alıp mahzenimde biriktiriyorum. Ne zaman ki artık küflü kokularıyla kendilerini ortaya çıkarmaya başlıyorlar, işte o gün içimi titrete titrete kokularını burnuma çekiyorum.
Mahzenimde çürüyüp kaldıkları da oluyor bazılarının.
Güzele, güzel olduğu için; elmaya, tatlı olduğu için; çocuklara, hayat verdikleri için; paraya, gerekli olduğu için; toprağa, güvendiğim için bakıyorum... diğerleri gibi.

MASKELİ BALO


MASKELİ BALO
Dünyanın en güzel ve çirkin ülkelerinden birinde maskeli balo tertiplendi. Baloya katılanların listesi aşağıdadır:
Bay fare, bayan fare.
Bay sıçan deliği, bayan sıçan deliği.
Bay tilki, bayan tilki.
Bay lağım bakterisi, bayan lağım bakterisi.
Bay soluyan köpek, bayan soluyan köpek.
Bay çiğ domuz eti, bayan çiğ domuz eti.
Bay şeytan, bayan şeytan.
Bay sapık, bayan sapık.
Bay hırsız, bayan hırsız.
Bay taş, bayan taş.
Bay adi, bayan adi.
Bay kopuk, bayan kopuk.
Bay cani, bayan cani.

5 Kasım 2009 Perşembe

Mehmet Güleç Röportajı


Mehmet Güleç Röportajı
30 Temmuz 2007 Pazartesi Güleç Kimya tesisleri…
Mustafa Uysal- Mehmet bey öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
Mehmet Güleç- Ben 1937 Tavşanlı –öz ve yerlisi- doğumluyum. Tavşanlı’nın bir çocuğuyum. İlkokulu bitirdikten sonra okuyamayacağımı anladıktan sonra ticari hayata atıldım. Başarılı olabilmek için çocuk yaşta hayaller kurdum. Neler yapabilirm, neyi başarabilirim ve bugünkü uğraşı yaptığımız işte karar verdim.
MU- Güleç hayallerle başladı, dediniz. Nerden, nasıl başladı ve ileride böyle bir konuma geleceğini düşünüyor muydunuz?
MG- Askerliğimi yaptıktan sonra çocuklarımın istikbali için bir yatırım gerekiyordu. Bu yatırımla Tavşanlı’da olmayan bir şeyi başarmak istiyordum. Tavşanlı’da o zamanlar sadece kilit, sobacılık ve leblebi gibi şeyler vardı. Nakliyecilik daha yeni yeni başlıyordu 1960’lı yıllarda. Bunların her birinde kendimi denedim. Bu işler beni ruhen okşamadı. Öyleyse ne olması laızım, bu temizlik sektörü kafama takıldı ne olabilir arabaların saf suyu akü asidi o zamanlar böyle şeyler bilinmiyordu. Bir kimyager arkadaşım vardı. Bu termik santralinde çalışıyordu. Onunla beraber el ele vererek ilk atılım saf suyla oldu arkasından akü asidi oldu ve çamaşır suyu tuz ruhu bu tür şeyler 60’lı yıllarda hiç mi hiç bilinmiyordu bölgemizde. Bunların faydalarını araştırdık. İlerisi için aydınlık olacağına inandık. Nasıl bir şey yaparsak başarılı oluruz onları projelendirdik. Teker teker yatırıma girdik.

4 Kasım 2009 Çarşamba

BİRLİKTE RAHMET AYRILIKTA AZAP VARDIR


TTSO Başkanı Davut Efe İle Röportaj
“BİRLİKTE RAHMET AYRILIKTA AZAP VARDIR.”
Mustafa Uysal: Sayın başkanım yeniden seçildiniz ve artık ikinci döneminiz. Nasıl bir hedefle başladınız ikinci döneminiz için ve ne gibi gelişmeler oldu?
Davut Efe: Birinci dönemimizi biliyorsunuz, üniversitemiz ve OSB ile alakalı çalışmalarımız oldu. Üniversitemize 1000 öğrenci kapasiteli bir bina yapıp teslim ettik. 93-94’lerde kurulan OSB’mize de sahip çıktık. Bütün ihalelerini yaptırdık. Bilindiği gibi işte belli bir yere geldi. Gereken yapıldı. Altı yedi ay sonra burası bitmiş vaziyete gelecek zaten. Yatırımcılardan da müracaatlar var ama şimdilik imzaladığımız bir şey yok. Orta ölçekli yatırımcılardan da müracaatlar var. Bunları da değerlendireceğiz. Gıdacılar, tekstilciler vs. gibi ada ada yerleştirmeye çalışıyoruz. Şu an yeterli sayıda müracaat olmadığı için bu çalışmalar için zamana ihtiyacımız var tabi. Yani yavaş yavaş OSB bir yere geldi. Diğer yandan odamızla ilgili sosyal yönden yapılması gerekenleri yapıyoruz yine. Hizmet kalitemizi artırıp üyelerimize en iyi hizmeti veriyoruz. İSO belgemizi de aldık. Odamızı geçmiş dönemlere kıyasla bir yerlere getirmeye çalıştık. Yapmaya çalıştığımız en önemli şey aslında, geçen dönemle birlikte, sivil toplum örgütleriyle beraber hareket etmek oldu. Hatta bunun içine siyasi partiler de dâhildir. Tavşanlı için ne yapılabilir sorusunun cevaplarını aradık. Tavşanlı hepimizin. Platformlar oluşturduk. Oluşturma sebebimiz de şu: Bizim bilmediğimizi onlar biliyorlar, bizse bildiklerimizi paylaşalım. Ortaya çıkan netice hepimizin olsun. Bunu da başardık dört yıldır beraber hareket ediyoruz. Dahası gazete çıkarıyoruz, dergi çıkarıyoruz… Bunları da paylaşıyoruz. Oda olarak bencillik yapmıyoruz. Belediye ile kaymakamlıkla çalışmalarımız bellidir. Şu anda da MOBESE (Mobil elektronik sistem entegrasyonu./ Kent Bilgi ve Güvenlik Sistemi) ile uğraşıyoruz mesela.

20 Ekim 2009 Salı

KADIN VE CAMİ, DENEME BİR, İKİ


KADIN VE CAMİ, DENEME BİR, İKİ
Hatırlayacaksınız, “Sorularım var kim cevaplayacak?” diye sormuştum. Cevap almayı uzun süre bekledim. Birkaç cevap geldi. Sağ olsunlar. Özellikle kadınlar ve cami hususunda aldığım uyarılar vardı. Soruları değerlendirmeye oradan başlayalım istiyorum hem ilçemizde bu yönde bazı gelişmeler de oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı ülke çapında kadınların Cuma namazlarına gelebilmeleri için camiler tayin edilmesini istedi. İlçemizde de Arifağa ve Yeşil Camii kadınların Cuma namazına gelebilmeleri için uygun yerler olarak belirlenmiş. Bu gelişmeye sevindim. Diyanet nihayet böyle bir gerekliliğe inanmış.
Aslında şöyle bir durum da var: Ne büyük lütuf! Erkek egemen Müslümanlar lütfetmiş de kendi hakları olan camileri kadınlara da açmışlar. Vay ne büyük bir lütuf. Ne kadar tuhaf olduğunu siz de fark etmiş olmalısınız. Neden tuhaf? Ee, cami erkeklere aittir. Erkekler hakkınızı savunun. Onlar camiye gelirlerse hatta çocuklardan sonra hemen erkeklerin arkasında hem de aynı mekânda saf tutarlarsa, hatta cami avlusunda erkeklerle karşılaşırlarsa ne olur hiç merak ettiniz mi? Kıyamet kopar, ahlaksızlık olur! Zina olur! Edepsizlik olur, terbiyesizlik çıkar, rezalet olur, skandal patlar?!
Öte taraftan cuma pazarında gezenler, cumartesi günü pazarda dolaşanlar, marketlerde, bayramlarda kalabalığın içinde sıkışanlar, konserlerde meydanda konserve kutusundaki gibi iç içe duranlar, bütün sosyal ortamlarda erkekler gibi kendine güvenleriyle aramızda bulunanlar bizim kadınlarımız değil. Onlar o günlere özel uzaydan iniyorlar!

15 Ekim 2009 Perşembe

Ne Yazsam



Ne Yazsam
Ne yazsam başımı belaya sokuyor. (Bala: İmtihan, deneme)
Ne yazsam birinin bam teline rast geliyor.
Ne yazsam arkasında bir bit yeniği var sanılıyor, hâlbuki ben, o kadar zeki biri değilim.
Ne yazsam satır satır taranıyor. (Ciddiyim.)
Ne yazsam biri, kendine yazılmış gibi kabul ediyor.
Ne yazsam, hele yazı yazmak canım çekmediği zamanlarda, batıcı şeyler yazmış oluyorum. Böyle olsun istemiyorum.
Ne yazsam yazmış olmak kesmiyor, dahası da olsun istiyorum, kenarlarına şerhler düşmek istiyorum ama şerh geleneği kalkalı asır oldu ve artık hiç kimse o kadar anlayışsız değil!
Ne yazsam beni bunaltıyor. Kışın ortasında yazdığım ancak şimdi terletiyor. Ne illet bir durum.
Ne yazsam dostum azalıyor. Amiri, memuru, bakkalı çakkalı, siyasisi siyasetsizi bozuluyor. Şu yazıda şeytan tüyü var.
Ne yazsam bir şeye benzemiyor aslında, bir tek okuyucum var ve o da okurken “Okuyor!”
Ne yazsam da yazsam, diye kıvrananlara özeniyorum!
Ne yazsam birilerini övemiyorum. İleri boyutlarına yalakalık denilse de illa birini öven yazılar yazmalıyım. Zaten yazı iki sebepten mi yazılır mıymış neymiş: Biri sövmek, biri övmek için! Vallahi yalan, benimki kurmacadan ibaret.
Ne yazsam içime sinmiyor. Ne mi yapıyorum, hemen gazeteye veriyorum. (Dışıma atıyorum yani! Ohoo, işimiz var, esprileri anlamıyorsunuz ki!)

7 Ekim 2009 Çarşamba

YALAN!


YALAN!
Mesaj olarak K.Kerim ve Hadisler varken Efendimiz (S.A.V.) niçin tekrar böyle bir yola başvursun yahu? O zaman her uyuyana mesaj gelir ve bize bırakılan sımsıkı ip dağılır.
Bu mesajı iletenler affedilecekmiş, işe bak! Kur'an'ın mesajını ileten mü'minler var zaten. Bu mesaj da nereden çıktı?
Efendimizin niçin Allah katında yüzü kalmasın? Niçin? Ayette diyor ki, (NİSA    80.) "Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!"
Bana sorarsanız bu herif uyumasın bir daha, salakça rüyalar görüyor :)) (Onun ismini kullanarak yapılmıştır muhtemelen ya da böyle biri hiç yoktur.) Zaten hep uyuduğumuz için görüyoruz böyle rüyaları. Şu mesaj bana yine gelecek, çocuklarıma da gelecek eminim. Gönderdiğiniz için teşekkür ederim. Ben de bu mesajı çöp kutusuna gönderiyorum.
Bu kadar yermin eden birinden şüphe etmiyorsanız kimden şüphe edeceksiniz? Şu metni tahlil edin önce. Hiç Efendimizin sözlerine benziyor mu, onun hayattayken anlattıklarına benziyor mu? Efendimizin üslubuna benziyor mu? Bu kadar mı az tanıyoruz onu? Ölenlerin istatistiki bilgilerine bakın, komik olmayın!
Arkadaşlar spam mesajların nice hileli yolları var, bu da onlardan biri işte.

30 Eylül 2009 Çarşamba

KATİL YOL KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR. OLSUN, ZATEN ONLAR KÖYLÜ


KATİL YOL KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR. OLSUN, ZATEN ONLAR KÖYLÜ
Önce size bir bilmecem var. Bakalım aşağıdaki tariflerden yola çıkarak bahsi geçecek olan şeyleri tahmin edebilecek misiniz?
20 cm. derinliğinde 2 metreye 1 metre genişliğinde.
Bazı yerlerde 30 cm. derinliğinde 1 metrekare genişliğinde.
İçine çocuk gömseniz sığar.
Yağmur suları ile dolduğunda pis bir kovboyu temizleyecek kadar su birikir; küvet misali.
Yüzme bilmeyen çocuklarınıza yüzme öğretebileceğiniz derinlikte olabiliyor yağmur yağdığında.
Ufak çaplı bir makam koltuğu sığacak kadar derin ve geniş. Koltuğunuzu oraya gömebilirsiniz. Siyasi mezarlık olacak kadar çok üstelik.

27 Eylül 2009 Pazar

KİBRİTİ OLAN YOK MU?

KİBRİTİ OLAN YOK MU?


Tarih her şeyi açıklamıyor bazen.

Niçin sever Ahmet Ayşe’yi ve niçin Mehmet, Ahmet’le Ayşe’nin oğlu olarak dünyaya gönderilmiştir? Tam da o gün, niçin buzağılamıştır topçu yüzbaşının ineği? Niçin Eylül isimli çocukları görürüz de aklımıza gelmez eylülde harpsizlik.



Eylülde zihinleri damgalı insanlardık ve yine eylülde elleri damgalı insanlardık. Evi pranga, mahallesi pranga, yolu-izi pranga, memleketi baştanbaşa pranga… Sarı saç mavi göz… Kara kaş, kara göz… Hep mi aynı yerden geldik? Hep mi esiriz? Hep mi böyle kalacak?

21 Eylül 2009 Pazartesi

Şehr-i Mülayim

 Şehr-i Mülayim

Bir gelinin bohçasında geldin,
Öyle narin, öyle ince, öyle saf.

Al yeşil donandı bu bahçeler,
Ne gecedir bu ne bitmez zifaf.

Bu çorak bahçeye bir gül oldun,
Bir güle bin bülbül etti tavaf.

Ne altında ne üstünde cennet,
Öyle ki yerin gülşen-i araf.

Desem ki sana "Sen şehr-i yarsın."
Bağdat’tan gelir cevap “El insaf!”

5 Eylül 2009 Cumartesi

FESTİVAL KAPSAMINDA ETKİNLİK TEKLİFLERİ

 FESTİVAL KAPSAMINDA ETKİNLİK TEKLİFLERİ
Gelecek Dönem Yapılabilecek Projeler:
Tavşanlı Araştırmaları: Tavşanlı’nın her yönüyle araştırılması.
Tavşanlı’nın kimliği, yapısı, tarihi, coğrafyası, iş gücü, iş imkanları… Araştırma konuları belirlenir ya da serbest bırakılır ve belirli kalıplar içinde araştırma istenir. Araştırmacılara önceden ödüllü olduğu bildirilir ve ödüller açıklanır. Her yıl festival kapsamında uygun bir zeminde halka sunulur ve ödül töreni yapılır.
Faydaları: Belediyenin ya da siyasilerin ufkunu açacak araştırmalar ve çalışmalar ortaya çıkabilir. Tavşanlı’nın önünü açabilecek bilgiler ortaya çıkabilir.
Tavşanlı Belgeseli: Amatör veya Profesyonel belgesel çalışması.
Ödüller ve şartlar önceden ilan edilir, ilk zaman katılım az olsa bile ilerleyen zamanlarda insanların büyük ilgi göstereceğini düşünüyorum.
Faydaları: Tavşanlı’nın görüntü arşivi olur. İlerleyen zamanlarda daha başarılı çalışmalar ortaya çıkar ve genel medyada yer alabilir. Başka festivallere katılır yapımlar. Araştırmacılar için kolaylıklar olur.
Fotoğraf Yarışması: Tavşanlı fotoğrafları…
Yine yarışma önceden duyurulur ve geleneksel hale getirilirse katılım ve ilgi büyük olacaktır. Hatta bu yarışma bu yıl da yetişebilir. Yarışma dereceleri ve ödülleri açıklanır, katılım şartları açıklanır, sonuçlandırılır ve festival günlerinde göz önünde bir yerde sergilenir. Festival sonunda da ödüller verilir.
Faydaları: Tavşanlı’nın fotoğraf hafızası genişler. Teknik anlamda çok iyi fotoğraf arşivi olur. Genel anlamda Tavşanlı’nın birçok değeri de fotoğraflarda yer alır.
Bu yıl yapılabilecek olanlar.
Bisiklet gösterileri ve yarışı.
Festival açılışında ya da başka bir günde meydanda trafik durdurularak meydanın etrafında belirlenecek bir parkurda kategorilere ayrılmış bir bisiklet yarışı düzenlenebilir. Halkın çok ilgisini çekecektir. Katılım için duyurular yapılabilir. Gerekli önlemler alınır.
Satranç Turnuvası:
Profesyonel anlamda bir turnuva Satranç Federasyonundan diğer satranç ilgilerine kadar bir çok ilde ve ilçede ilgi çeker hale getirilebilir. Hatta ilerleyen yıllarda ünlü satranççılar getirilip dışarıdan da ilgi toplayabilir festival.
Film gösterimleri: Açık havada ya da kapalı alanda festival kapsamında anlamlı filmler halka sunulabilir. Halkın böylece daha dolu bir festival yaşaması sağlanabilir.
Leblebi yarışmaları:
Leblebi Toplama yarışı: (Bu yarışma şekli ilk akla gelen halidir, geliştirilmeye müsaittir.) Halka açık meydanda yapılabilir. Katılımcıların –daha çok çocuklar, iyi bir ödül olursa katılım artar- sadece iki parmakları kalacak şeklide parmakları koli bandı ile bağlanır. Ve yere serpilecek leblebilerden en çok kimin toplayacağına bakılır.
Bir tabak leblebi tozu içindeki nesneyi bulabilme yarışı.
Leblebi yeme yarışı: Yarışmacılara belirli miktarda leblebi verilir. Belirli süre içinde kim bitirir ya da en çok yerse yarışı kazanır. Bu tip yarışlar konserlerden önce olursa daha çok ilgi çeker ve iyi bir ödül yarışmaya katılımı artırır.
Leblebi havuzu:
Havuz, tepe noktasına 5 cm kalana kadar başka bir dolgu maddesi ile doldurulup üzerine komple leblebi serilir. Hoş bir görüntü elde edilebilir. Leblebiye dikkat çeker. Ya da doğrudan havuzdaki suyun üzeri leblebi ile kaplanır.
Bütün bu ilginç görüntüler doğru şekilde haber yapılırsa yaygın medyada festivalden sıkça söz ettirmek mümkündür. Bu iş için Ramazan Cin’den yardım alınabilir.                                      
    30.7.2007
Mustafa Uysal


3 Eylül 2009 Perşembe

Susmuyorum, Siz Duymak İstemiyorsunuz


Susmuyorum, Siz Duymak İstemiyorsunuz
Alternatif Radyo susuyor, şövalye, ne oldu sustunuz mirim, yalakalar konuşun türü terbiyesiz ve medeniyetten yoksun salvolardan usandım.
Elinize bir koz geçtiğini zannettiğiniz anda bile zulüm yapmaya ne kadar hazırsınız.
Beylik verilese neler olur merak etmiyorum artık.

İnsan her zaman konuşarak anlaşmaz. Susarak da bir şeyler anlatır anlayanlara.
Terbiye sınırlarını aşındırmadan konuşamayacaksanız, lütfen bana yazmayın. Eleştirinin hür ülkesinde, sağa sola kirli şeyler atarak gezecekseniz hiç girmeyin.
Alternatif Radyo susuyor diyorsunuz, bugüne kadar eleştirilen bütün konulara birinci ağızdan başkanı çağırarak cevap verdirmedik mi?

1 Eylül 2009 Salı

ÇİMNETO FABRİKASI RÖPÖRTAJI



ÇİMNETO FABRİKASI RÖPÖRTAJI
Çimento fabrikasının yetkilileri ile bir röportaj isteğim olmuştu. Bunu TTSO Kıvılcım dergisi için yapacaktım ve bir vesile ile kendilerine ilettim. Onlar da memnuniyetle karşıladılar. Sonrası gelmedi. Üzerinden bir mevsim geçti. bu soruların cevaplanmayacak bir tarafı var mı sizce?
Aşağıdaki sorular aslında tam olarak teslim ettiğim sorular değil. Kızdığım, önemsenmediğim için bazı ilaveler yaptım. Soru olmaktan çıkıp yorum haline geldiler. Sayın yetkililer adına sakın siyasiler cevaplamasın lütfen. Artık kusura bakmayın. (Nerede, kimde?)

-Al Quahir bize anlataır mısınız?
-Hammadeniz nedir ve nerelerden temin edeceksiniz?




-Yakıt olarak ne kullanacaksınız ve nerelerden temin edeceksiniz?
-Çimento ihrac eden bir ülkeyiz... 2001'den beri Avrupa'nın en büyük çimento ihracatçısı Türkiye... Büyük firmalar var onlarla nasıl rekabet edeceksiniz, ürün kaliteniz ne olacak? Bu ne anlama geliyor yani gelişmiş ülkeler çimento üretmiyorlar mı?

25 Ağustos 2009 Salı

Muhammed El Adil Röportajı

Muhammed El Adil Röportajı
Muhammed El Adil
Geçtiğimiz aylarda Tavşanlı büyük bir projenin ev sahipliğini yapmıştı Kütahya ile birlikte. Bu projenin taraflarından biri olan Tasca başkanı Sayın Muhammed Adil ile bu konu üzerine telefonla kısa bir konuşma yaptık. O konuşmayı sunuyorum size.
Mustafa Uysal: Muhammed El Adil kimdir, ne iş yapar lütfen biraz kendinizden bahseder misiniz?
Muhammed El Adil: İsmim Muhammed Adil Tunusluyum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, uluslar arası ilişkiler uzmanıyım. Tasca (Türk-Arap Bilim Kültür Sanat Derneği) başkanıyım. Türk-Arap ilişkileri ve Türk Afrika ilişkileri üzerine bilimsel araştırmalar yapıyorum. Bu konular üzerine danışmanlık yapıyorum. Türk dünyası ve Arap dünyası ile ilgili kurum ve kuruluşlara danışmanlık hizmetleri veriyorum.

21 Temmuz 2009 Salı

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ
Tavşanlı Ticaret ve Sanayi Odası Salonu
Çukurköylü bir leblebi ustasının yabancı bir ülkede yaşadıkları…
Mustafa Uysal- Sizi tanıyabilir miyiz?
Hüseyin Kahraman- İsmim Hüseyin Kahraman. 1966 Tavşanlı Çukurköy doğumluyum. 20 yıldır leblebinin içindeyim. Baba mesleğimiz.
MU- Çukurköy’de kaç yıl leblebicilik yaptınız?
HK- Kendi imalatım olarak, 1982’den işte 2005’e kadar leblebicilik yaptım.
MU- Cezayir’e gitme sebebiniz nedir, burada leblebicilikte ne gibi sorunlar yaşadınız?
HK- İşlerim biraz bozuldu sonra leblebi üretimi için gereken şartlar

ağırlaştırılmıştı. Gayri sıhhi müessese şartları (GSM) ağırlaştırıldı. Bir yerde nasip oldu bu iş. Kendim istemedim Cezayir’e gitmeyi. Tamamıyla tesadüf oldu. Şimdi benden önce oraya iki tane Denizli'den usta gitmiş leblebi yapamamışlar. Orada beyaz nohut var kırmızı yok. Çorum'dan birine soruyorlar işte, Türkiye'nin iyi leblebi ustaları Tavşanlı'da olur siz Tavşanlı'dan usta götürün diyorlar. O da bana denk geldi.
MU- Cezayir'de ne tür bir firmada işe başladınız? Leblebi mi üretiyorlardı?
HK- Yeni kurulan bir firma, doğrudan leblebi üretmek üzere gittik oraya.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?


SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?
Soru 1: Kadınlar niçin camiye gelmez?
Soru 2: Niçin imamlar toplum önünde ödüllendirilmez ve hep olumsuz haberlerle anılırlar?
Soru 3: Namazlarımızın sünnetlerini niçin camide kılarız?
Soru 4: Camide namaz harici bir şey yapmak yasak mıdır?
Soru 5: Neden namazlarımız askeri tören havasında kılınıyor?
Soru 6: Neden camide konuşmayız, şakalaşmayız, gülmeyiz, önemli meselelerimizi müzakere etmeyiz?
Soru 7: İmamlar neden ezan okumazlar ve neden vaaz vermezler? Bu yeteneklerini unuturlarsa ne olacak? Hutbeler neden yazılı emir gibidir?
Soru 8: İmamların hutbeleri günlük meselelerden irticalen yapmaları ayıp mıdır?

30 Haziran 2009 Salı

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

Saat 21.30 oldu hala başlamadı.

Oysa davetiyede 20.30 yazıyordu.

Salon dolmadığı için mi, yoksa beklenen önemli kişiler gelmediği için mi başlamadık?

Yoksa, yoksa hazırlıklarınızı bitirmediniz mi?

Hem bizi çağırdınız hem de hazırlık yapmadınız mı?

Niçin ülkemde hiçbir toplantı tam vaktinde başlamaz?

Bir tasavvuf ehlini duymuştum. Belirlenen saatte sohbete başlar ve o saatten 5 dakika sonra da kapıları kapattırırmış. 5 dakikalık geç kalma hakkınız var, ne olur ne olmaz. Buraya gelmek için gönül vermiş birisi zaten geç kalmamak için elinden geleni yapar ve gelir. Çok istediği halde gelemediyse de önemli bir mazereti vardır.

Bu tutumu çok seviyorum.

Tersinden bakalım.

Bir toplantı tertip ediyorsunuz.

Başlama saati geçeli 45 dakika oluyor henüz başlamıyor.

Salon dolmamış daha. Önemli kişiler gelmemiş. Hazırlıklar bitmemiş.

Boş verin.

Oraya geç gelen kişi zaten öylesine gelen kişidir. Sizin onunla işiniz olmaz. Zaten onun da toplantıyla doğrudan ilişkisi yoktur.

Niçin tam vaktinde gelmiş kişilere zulmediyorsunuz?

Bazen de önemli adamlar gelmediği için başlamaz. Organizasyonunuz şayet halk için değil de özel olarak yöneticiler içinse bilemem, o zaman sonuna kadar bekleyin yöneticileri. Bizi niye karıştırıyorsunuz? Alkış mı lazım alın bir alkış makinesi tepe tepe kullanın.

Bir keresinde yakıcı güneş altında tam tamına 1,5 saat beklediğimi hatırlıyorum. (Ne bir keresi gittiğim çoğu organizasyonda böyleydi.) İlla büyük kişi gelecek ondan sonra başlayacak.

Şart mıdır? Elbette hayır.

Gelip ne yapacak? Bir konuşma yapacak, varsa plaket falan…

Geldiğinde yapsa olmaz mı? Yahut geç geldiği için bir kenara geçip otursa.

Asıl olan hak gasp etmemekse buna benzer olmalı değil mi?

Yöneticilerimizin her türlü naneye davet edilmeleri ve gitmedikleri zaman da gönül koyulması da ayrı bir garabet zaten! Her yere davet ediyorsunuz. Onlar bizi yönetecek kişiler lütfen bırakın da işlerini yapmak için vakitleri olsun. Mecburen gitmesi gereken yerlerden sonra size geleceği için beklemek zorunda kalıyorsunuz. İlla davet edecekseniz, davetiyeye yazın deyin ki: Tam olarak 11.00’de başlayacaktır. Ardından da, geç kaldığında, bir telefon açıp efendim biz başlıyoruz gelince haberdar ediniz, yeriniz, konuşmanız falan ayrıldı, diye duruma göre bilgilendirirsiniz.

Davet edilen yöneticiler açısından da durum anlaşılabilir. Onlar çok yoğun bir mesai ile çalışıyorlar. Yapmaları gereken resmi işlerinin yanında, her gün bir yemek, bir davet, birkaç toplantı, açılış, düğün… Emin olun kendimi onların yerine koyuyorum ve işin içinden çıkamıyorum. Onların yapacağı şey de şu olmalı: Sağlam bir not defterleri olmalı. Geç kalmaları ihtimali kuvvetlendiği anda organizasyon sahibini arayıp geç kalacaklarını bildirmeleri ve onların beklememelerini söylemeleri gerekiyor. Mazeret bildirmelerini de beklemiyorum, çünkü devletin işlerinin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Şu da var ki, verilen söz mutlaka yerine getirilmelidir. Yahut kesinlikle söz verilmemesi gerekir. Çünkü verdiğiniz her söz sizi ebediyete kadar bağlar. Bu konuda yöneticilerimizin herkesçe bilinen prensipler geliştirmesi ve uygulaması gerekiyor. Hafta içinde açılışa çağrılmasınlar, düğüne çağrılmasınlar örneğin…

Gelelim diğer kısma…

Tertip ettiğiniz şeyi ne için tertip ettiğinizde samimi misiniz Allah aşkına?

Kim için yaptığınızdan emin misiniz? O beklettiğiniz insanların vaktinin kıymetli olmadığından emin misiniz?  

Kendi kendime karar aldım artık geç başlayan bütün etkinlikleri terk edeceğim. 5 dakikalık bir müsamaha ile terk edeceğim. Siz de öyle yapın ki, vaktinde başlamayı öğrenelim. Vaktinde başlamayan hiçbir şey, benim için başlamamıştır. Öyleyse orada olmamın bir anlamı yok. Lütfen bundan sonra davetiyelerinize yazınız: Tam olarak 18.00’de başlayacaktır, lütfen geç kalmayınız. Geç kalacaksanız lütfen bildiriniz. Lütfen bunu yapın. Bırakın sallana sallana gelecek olan gelmesin. Salonunuzu o tip adamlar doldurmasın. Ne anlatacaksınız kibirli insanlara? Onlara sorarsanız camiye de kendi istedikleri zaman gitsinler ve imam bütün cemaati bekletsin isterler. Sizi önemseyip vaktinden önce gelen bir tek insan varsa o size yetecektir.

Evet, haklısınız katılmayı çok istediğim halde geç kaldığım yerler oluyor. İnsanoğluyuz, olabiliyor. O zaman ne yapabilirim? Eğer kapı hala açıksa, sessiz bir şekilde en kuytu köşeye geçer otururum. Hiç kimsenin benim geldiğimden haberi olmaz ve ben böylece geç kaldığım için kızaran yüzümü kimsenin görmemesini sağlamış olurum.

Lütfen ecel gibi olun, tam vaktinde gelin.


19 Haziran 2009 Cuma

ABDURRAHMAN ŞİRİN İLE RÖPORTAJ

KASAP OLMAK HAYALİNİN GELDİĞİ NOKTA: ŞİRİN ET VE ET ÜRÜNLERİ

“Birileri güzel sucuk yapabilir hatta bizden daha güzel de yapabilir fakat bizim gibi asla!”

Mustafa Uysal: Abdurrahman Şirin kimdir? Bize mesleki geçmişinizi biraz anlatır mısınız?

Abdurrahman Şirin: Abdurrahman Şirin, Şirinler sülalesine mensup, eski belediye başkanlarından İhsan Şirin’in oğludur. 1962 doğumludur, ilkokulu Arslanbey İlkokulunda okuyan biridir ama aynı zamanda ilkokuldan öteye de okuyamayan bir insandır. Okulu sevdirecek bir öğretmenle tanışamamamız bizim şanssızlığımız oldu. İlkokulu yılgın, bezgin okuyan Abdurrahman Şirin şu an inşaat mühendisi olan ağabeyi Mustafa Şirin tarafından ortaokula gönderilmek istenmektedir. İlkokulu yılgın, bezgin okuduğum için okula gitmemek için çok ayak diredim.

M.U.: O öğretmene teşekkür etmek lazım Tavşanlı’ya bir girişimci kazandırmış aynı zamanda. (Gülüşmeler oluyor.)

A.Ş.: O da sizin bakış açınız, güzel bir nokta. İlkokuldan sonra tamirci olmaya karar verdim. Bu arada ortaokula gitmemek için direniyorum. Rahmetlik teyzemin oğlu tamircilik yapıyordu, ağabeyim buna müsaade etmedi. Derken Uzun Çarşının üst tarafında Ulu Camiin alt tarafına gelen yerde iş yerimiz var. Orada babam manifaturacılık yapıyor, yanı başımızda da bir kasap ağabey var herhalde oradan etkilenmiş olsam gerek ki bu sefer de kasap olmak istediğimi söyledim. Yine ağabeyim araya girdi, “Yahu nerede ne yağlı işler varsa başımıza bulup geliyorsun.” Dedi, benim kasaplığıma da müsaade etmedi. Zaman geçti Bursa taraflarında bir 3-3,5 sene Kur’an Kursunda tahsil gördüm. Döndükten sonra yine babamla dokuz metre kare işyerinde manifaturacılığa devam ettik. Sonra askerlik… Döndükten sonra 1983 yılında bir arkadaşla ortak besiye başladık. Bu ara manifatura yanında yaptığımız elbiseciliği de tasfiye ettik. Derken 1987 yılında, aşağı yukarı 50-55 kadar hayvan bağladık besi ahırına. Merhum Özal dışarıdan ithal dana getirdi yerli üretici perişan oldu. O gün canlı 3000 liraya aldığımız malı kesim 3000 lira olsaydı para kazanacaktık. 2000 liraya kadar düştü. Zarar ediyorduk, malımızı da kestiremiyorduk. Bu sıkışıklıkta zaten 15 sene öncesinden içimizde bir uhde vardı kasaplık yapmak gibi. Beslemiş olduğumuz danaları kimseye kestiremeyince bizim besiciliğimiz kasaplığımızı doğurmuş oldu. Hal böyle olunca kasaplığa başlamış olduk.


“İnsan aldanır mide asla!”


M.U.: Yani normal bir kasap oldunuz?

A.Ş.: Kendime şiar edindiğim bir hususu sizinle paylaşayım: İnsanların kazancı muhakkak kutsaldır. İnsanlar bizden bir kilo da olsa bir alış veriş yapıyorsa kimsenin kazancını tahmin etmeye çalışmadan “Bunun kazancı kutsaldır.” Diyerek bize ödemiş olduğu bedelin tam karşılığını vermeye gayret ettik. En önemlisi, elbisecilik yaptığım zamanlarda İstanbul’da bir lokantaya uğrardım. Orada küçük bir levha vardı. O levha benim zihnime kazınmıştır. Onu kendime bir km. taşı olarak benimsedim. Orada şöyle yazıyordu: “İnsan aldanır mide asla!” Oradan da hareketle kendimizin sevmediği ve yemediği, çoluk çocuğumuza yedirmekten imtina ettiğimiz bir ürünü hiçbir zaman için kesinlikle kullanmadık. İşte bu vesileyle kasaplığımız imalatı doğurdu. İmalat kombineyi doğurdu.

Allah’a şöyle bir yalvarışımı hatırlıyorum: Allah’ım çok insan çalıştıracak bir iş ver, diye bir duada bulundum. Bu dua benim elimde değildi belki, hasbelkader böyle bir dua ettim. Her şey muhakkak Allah’ın elindedir. Herhalde vakti zamanına denk geldi tam isabet etti o an. Bugün aşağı yukarı 70 kişi ile iş hayatımıza devam eder bir haldeyiz, çok şükür.

M.U.: Şu anda Şirin markası Tavşanlı’da ne iş yapıyor bize tanımlar mısınız?

A.Ş.: Şirin markası, çok cılız da olsa, bundan önce de ilçemizin ve ilimizin dışına çıkar bir durumdaydı. Şirin şu an kombine işletiyor. Bildiğiniz gibi mezbaha sadece etin kesilip dağıldığı bir yer. Kombine ise etin hem kesilip hem üretim yapıldığı yer anlamına geliyor.

 

Ürünümüzün ulusal bir marka olabilmesi için hiçbir eksiği yok hatta fazlası var.

 

M.U.: Yani sizin Tavşanlı’da bulunan tesisinizin yaptığı iş.

A.Ş.: Kendimize hayvan kesiyoruz, Tavşanlı’da başka mezbaha olmadığı için, market olsun, kasap esnafı olsun, lokantacı esnafını olsun… Mallarını da biz kesiyoruz. Dışarıdan buraya tüccar geldiğinde, yerli üreticiden hayvan almış, onların da etlerini kesiyor, muayene ediyoruz fason olarak dışarıya sevk ediyoruz. Ayrıca bizim, çevre illerle karkas et satışımız var. Şehir merkezinde 260 metre kare bir et marketimiz, onun üst katında ise yine aynı ölçüde kilo esaslı bir ızgara salonumuz var. Tavşanlı malum, sığ, körfez bir yer. Ulusal bir geçiş noktasında değil. Ürünümüzün ulusal bir marka olabilmesi için hiçbir eksiği yok hatta fazlası var. Bu sebeple 6 ay önce, Kütahya’nın Ankara, İstanbul, Eskişehir çıkışı da diyebileceğimiz yedinci kilometresinde, hizmet sektörü diye adlandırılan, restoran, et, sucuk, şarküteri, tost, büfe anlamı yüklediğimiz üç tane ayrı iş yeri açtık.           Tavşanlı’mızın adını duyurmak, ürünümüzü ulusal bir marka yapabilmek adına orada faaliyete başladık.

M.U.: Bu, Şirin markasının ulusallaşma adına ilk adımı olarak okunabilir mi?

A.Ş.: Evet, şimdi niye oraya çıktık? Eğer ürününüzü insanlara beğendirip, elden ele, dilden dile reklamını yaptıramıyor iseniz çok paranız da olsa trilyonlarca liralık reklam kampanyaları da yapsanız bazen çok sağlıklı netice vermediği de oluyor. Kütahya’nın bu 7. kilometresindeki yer çok önemli bir güzergâh. İstanbul’u, Batıyı, Marmara’yı Güneye bağlayan bir yol üzerinde olması hasebiyle orada ürünümüzü görücüye çıkardık. Bir taraftan ulusal bir marka olmaya çalışırken bir taraftan da yeni kurulan Organize Sanayi Bölgesinde de imalathanemizi daha uç noktaya taşıyıp yenilemek arzusu içerisindeyiz.

M.U.: Yani Organize Sanayide de yatırımlarınız olacak?

A.Ş.: İnşallah.

M.U.: Bir de şu var, iki soruyu birleştirip sorayım, sucuk da yapıyorsunuz. Şirin Sucuk markanız var. Sucuğunuz Tavşanlı’da ve dışarıda ne kadar biliniyor, müşterilerinizin görüşü nedir ve bilirsiniz ki sucuk deyince insanlar önce şüphe ile yaklaşırlar. Çok şüphe götüren bir üründür sucuk. Şirin Sucuk için neler söyleyeceksiniz?

 

Biz daha önce şu veya bu marka ürünleri tüketiyorduk, sizin ürününüzü tanıdıktan sonra artık o markaları almamaya başladık.

 

A.Ş.: Şirin Sucuk dışarıda tam anlamıyla tanımıyor tabi. Tam olarak tanınmamakla birlikte elden ele, dilden dile tüketicilerimiz bize şu ifadede bulunuyorlar: (Marka ve isimler önemli olmamak kaydı ile.) Biz daha önce şu veya bu marka ürünleri tüketiyorduk, sizin ürününüzü tanıdıktan sonra artık o markaları almamaya başladık. Biz bu ifadeleri uzun vadede tahlil ediyoruz. Yani, bu söyledikleri gönlümüzü hoş etmek için söylenen şeyler mi, bu sözü söyleyen onlarca, yüzlerce insan var. Bu insanlar ileride de bizim ürünlerimizi kullanmaya devam ediyorlar mı? Almaya devam ettiğini gözlemlediğimiz de, evet diyoruz, biz doğru noktadayız. O zaman insanların midesine giden yolu veya hoşuna giden bir noktayı yakalamış olduğumuzu tespit etmiş oluyoruz. Biz, her ne kadar güzel ürün yapıyoruz dersek diyelim esas ışığı kimden alıyoruz? Tüketiciden alıyoruz. Bu güzel sonuçlar da bizi motive ediyor. Bununla ilgili de bir iddiamız var, belki çok büyük bir iddia olacak ama, birileri güzel sucuk yapabilir hatta bizden daha güzel de yapabilir fakat bizim gibi asla!

İnsanların sucuğa olan güvensizliklerinde tabiî ki haklı sebepleri var. Bugün piyasada et rakamlarının çok altında olan sucuk türleri satılmakta, et ürünleri satılmakta. Etin kıymanın kilosunun 15-20 liraya olduğu bir zamanda 5-6 liraya sucuk satılıyor olması da aslında çok garip. Bu da ülkenin biraz da sosyoekonomik yapısını ortaya koymakta... Şayet ülkemizin sosyoekonomik yapısı üst seviyede olsa kötü imalatçı mümkün değil kendisine pazar bulamaz. Bir meslektaşımın başına kötü imalatla ilgi bir felaket gelmesi en çok beni üzer. Ondan kaçan müşteri beni bulacak diye sevinemem. Çünkü bütün sucuk üreticileri olarak hepimiz zan altında kalırız. Mesleğe bakış açısı yaralanıyor. Böyle bir şeyin bana müşteri anlamında artısı olsa dahi bundan dolayı çok üzülürüm, mesleğim adına kaygı duyarım.

M.U. : Tavşanlı’da doğrudan et sektöründe olan en büyük kuruluşlardan biri olarak size soralım, et sektörü krizden nasıl etkilendi?

 

Şu da var ki, şikâyet etmek için sebep olsa da şükretmek için sebepler daha fazladır.

 

A.Ş. : Çok doğru bir yansıma göremeyebiliriz belki ama benim penceremden bakıldığında şöyle ki, hiçbir dönemde kendisini şikâyete alıştırmış bir insan değilim. Bütün olayları müspet gören, müspet düşünen bu anlamda da pozitif enerjili biri diye de kendimi tanımlamam mümkün. Şu da var ki, şikâyet etmek için sebep olsa da şükretmek için sebepler daha fazladır. Bu işin başka tarafı, işin diğer tarafına geçecek olursak, ülkemizde besi işini yapanların sayısı çok ciddi anlamda azalmakta. Eski hayvan popülâsyonuyla bugünkü sayı kesinlikle aynı değil, düşme var. Alım gücü az, girdiler çok yüksek… Çiftçimiz, üreticimiz organize değil. Tarım alanlarımız doğru kullanılamıyor. Bütün bunlar çok geniş kapsamlı şeyler. Hepsi birbiriyle bağlantılı… Üretimde, imalatta acemi bir toplumuz bazı sıkıntıları da o yüzden yaşıyoruz. Et sektörü de elbette bundan etkileniyor. Organize eksikliği, kolektif çalışma eksikliği var. Bütün bu sebeplerden girdilerimizi çok yüksek maliyetlerle elde ediyoruz. Sıkıntı bu biraz da.

M.U. : Şehrimizin merkezinde ızgara salonunuz var. Burada ne gibi hizmetler veriyorsunuz, lüksü ne durumda, kimler geliyor, buradaki amacınız nedir?

 

Tavşanlı’ya gittik Şirin Izgarada ızgara yedik ya da oradan sucuk aldık gibi kendiliğinden olan ve samimi olan tanıtımların yapılmasını önemli buluyoruz.

 

A.Ş. : Izgara salonumuz oldukça lüks ve kaliteli olmasına rağmen fiyatlarımız çok mütevazı vaziyette. Esas ızgaracılık yapmaktaki maksadımız şu, biraz önce de bahsettim, memleket adına, kendi adımıza şehrimizi ve kendimizi tanıtmak. İşte gelenler için, Tavşanlı’ya gittik Şirin Izgarada ızgara yedik ya da oradan sucuk aldık gibi kendiliğinden olan ve samimi olan tanıtımların yapılmasını önemli buluyoruz. Bir diğer sebep de istihdamdır. Daha çok insan çalıştırmış oluyoruz burayla birlikte. Az önce bahsettik yine Kütahya çıkışında 7. km. de bulunan iş yerlerimiz de bu sebeplerle yapıldı.

M.U. : Et gibi hassas bir ürünle çalışıyorsunuz. Kalitesizliği asla kaldırmayan bir ürün et. Sizin kalite anlayışınızdan daha geniş bahsedecek olursak neler söyleyeceksiniz?

A.Ş. : En baştan başlayalım, üretici bize hayvanını kestirmek istediğinde bizatihi yerinde görüyoruz. İmalatımıza yakışmayacak, insanlara sunumunu yapamayacağımız hayvanı kesinlikle almıyoruz.

 

Türkiye şartlarında en çok hayvanın imha edildiği bir kombinenin işletmeciliğini yapıyorum şu anda. Kendi yiyemeyeceğimiz, içimiz çekmeyen ürünü ne imalatımızda kullanıyoruz ne de diğer esnaflarda kullandırıyoruz. Buna müsaade etmeyiz. İşte kalitenin başı burası...

 

M.U. : Bunu değerlendiren uzmanlarınız var mı?

A.Ş. : 22 yıllık mesleki tecrübemin yanında kombinemizde sorumlu yöneticimiz ve veteriner hekimimiz var. Çok iddialı bir söz olacak yine ama Türkiye şartlarında en çok hayvanın imha edildiği bir kombinenin işletmeciliğini yapıyorum şu anda. Çok basit sebeplerden olmasa da gerekli sebeplerden ötürü oraya gelen hayvanlardan uygun olmayanlar çıkarsa gözümüzden kaçan buna kesinlikle müsamaha göstermiyoruz. Bize yaramayan hayvanı imha ediyoruz.

M.U. : Yani kötü olan hiçbir şeyi size yedirmiyoruz, imha ediyoruz, zarar etmeyi göze alıyoruz, diyorsunuz.

A.Ş. : Aynen, ölçü şu: Kendi yiyemeyeceğimiz, içimiz çekmeyen ürünü ne imalatımızda kullanıyoruz ne de diğer esnaflarda kullandırıyoruz. Buna müsaade etmeyiz. İşte kalitenin başı burası... Yoksa kalite ile ilgili çok konuşmak mümkün.

M.U. : Bunlar zaten okuyucularımız için kalitenin ipuçlarını veriyor. Kesilen hayvanların bütün her şeyini değerlendiriyor musunuz?

A.Ş. : Şimdi burada kesilen hayvanların çevre illerden ilçelerden gelinip sakatatları alınır. Dükkânlarda satışa sunulur. Bağırsakların zaten işleniyor, sucuk dolduruluyor. Küçük hayvanların bağırsaklarından kokoreç denilen bir ürün çıkıyor ortaya. Derisi mutlaka ayakkabı ve deri giyim sektöründe kullanıyor. Kemikleri rendelik tesislerinde kemik unu haline getirilip kullanılıyor. Yüzde yüz her şeyini değerlendiriyoruz demek mümkün değil.

M.U. : Doktorlar hep, beyaz et yiyin sağlıklı kalın, gibi şeyler söylüyorlar ama insanlar kırmızı eti seviyorlar. Siz kırmızı et işi yapıyorsunuz, neden kırmızı et, sizce kırmızı et nasıl?

 

Müşterilerime, dostlarıma takılıyorum, siz hiç Afrika’da kolesterolden ölen aslan, kaplan, çita vb. gördünüz mü, diyorum. Et dediğimiz şey otun konsantresidir.

 

A.Ş. : Biraz hiciv katalım, beyaz et denildiğinde herhalde kimse 45 günde yetişen pilici kastetmiyor. Buradan beyaz etçilere savaş açmak gibi bir niyetimiz falan yok. Amacımız o değil. Herhalde balık tavsiye ediliyor. Kırmızı etin tavsiye edilmeyişini bir iki sebep altında toplamak mümkün tabi… Müşterilerime, dostlarıma takılıyorum, siz hiç Afrika’da kolesterolden ölen aslan, kaplan, çita vb. gördünüz mü, diyorum. Bu, işin mizahi boyutu. Bizim toplum olarak sorunumuz yediklerimizi yakamamak. Sıkıntı burada başlıyor. Bir başka savunma tezim de şu: Et dediğimiz şey otun konsantresidir. Bir dana bir kilo et yapabilmek için takribi 20-30 kilo ot yemek zorunda. Et, otun hülasası, dedik. O kadar otla kendimizi şişireceğimize tabiî ki et yemek daha akıllıca. Doktorların insanlara kırmızı etle ilgili uyarılarını da yine mizahi çatı altında değerlendirirsek, kırmızı et yiyin deseler fiyatlar artacak bu sefer doktorlar da yiyemeyecek belki, belki bu yüzdendir. (Gülüşmeler.)

Sonuçta ben işin teknik yönü ile yaklaşmadım, işimin gereğini yapıyorum, işimi savunuyorum. Mizahi yönüyle bakmayı tercih ediyorum.

M.U. : Şu da var ki, dinimizde et yenmesi kınanmıyor, hatta peygamberimizin bazı etleri çok sevdiği rivayet edilir.

A.Ş. : Et yiyenler zeki olurlar. O açıdan insanlarımız et yesinler ama hakkını da versinler, çalışsınlar, eritsinler, yaksınlar.

M.U. : Tavşanlı’daki et tüketimi nasıl, kabaca hesaplama imkânınız oldu mu ve eski alışkanlıklarla birlikte değerlendiriri misiniz?

 

1987 senesinde kasaplığa başladığım yıllarda yani, Tavşanlı’da 33 tane faal kasap vardı. O yıllarda Tavşanlı’nın nüfusu belki 15-20 bin civarındaydı. Bugün Tavşanlı 70bin nüfusa dayandı kalan faal kasap sayısı 13.

 

A.Ş. : Tavşanlı’daki et tüketimi, mübalağasız diğer yörelere göre fazla. Burada orta halli bir ailenin bir sünnet ya da evlilik merasiminde aşağı yukarı 100-150 kilo arası et tüketilmekte. Cemiyet olaylarına bakılacak olursa böyle. Cemiyet sahibinin hali vakti biraz daha yerindeyse bu 300-400 kilolara hatta yarım tona kadar çıkıyor et tüketimi. Bu anlamda Tavşanlı için çok et tüketen bir yer diyebiliriz.

Bir yandan da benim 1987 senesinde kasaplığa başladığım yıllarda yani, Tavşanlı’da 33 tane faal kasap vardı. O yıllarda Tavşanlı’nın nüfusu belki 15-20 bin civarındaydı. Bugün Tavşanlı 70bin nüfusa dayandı kalan faal kasap sayısı 13. Tavşanlı her ne kadar eti seviyor olsa da et tüketimi düşmüş demek çok zor olmasa gerek. O yıllarda profesyonel beyaz et üreticileri belki yoktu, azdı. Ondan da öte derin dondurucular yoktu. Derin donduruculara yazdan her çeşit yiyecek konuluyor. Dolayısıyla insanlar yiyecek çeşitliliğini artırdı. Bu çeşit arasında etin payı azaldı. Seraların da bunda çok payı var. Artık her mevsim meyve sebze pazardan eksik olmuyor. Uzmanlar her ne kadar, her şeyi mevsiminde tüketin, deseler de bu konuda da çok bilinçli sayılmayız. İşte bütün bunlar et tüketimini etkiliyor, diyebiliriz.

M.U. : Sorularımızı cevapladığınız bu güzel sohbet için teşekkür ederim.

A.Ş. : Ben teşekkür ederim.

 



9 Haziran 2009 Salı

MEMUR HATTI

-Allo!

-Memur hattı mı?

-Evet, efendim buyurun.

-Siz memur musunuz?

-Efendim?

-Siz, memur musunuz? Diyorum.

-Evet, hayır... Ama ama burayı arayabilmek için siz memur olmalısınız, değil mi?

-Ben memurum ve derdimi anlatmak için kurulan bu hattın başında bir memur mu var bilmek istiyorum... dııttt.

-Allo!

-Memur hattı mı efendim?

-Evet, buyurun sizi dinliyorum!

-Şahsımı dinlemek lütfunda bulunduğunuz için bizatihi muhabbetlerimi sunarım, hanım kızım. Dün ceridede kıraat itdim böyle bir hattın tesis edildiğini. Size bir şey sual etmek arzusundayım.

-Elbette beyefendi, onun için buradayız.

-Ah, kalb-i derunumu meserretle cuşa getirdiniz.

-Efendim, anlamadım?

-Sualimi tevcih etmeme müsaade buyurunuz.

-Sizi izinler ve tahsisler dairesine bağlamamı ister misiniz?

-Hayır, serv-i revanım, ben bizatihi size tevcih edeceğim sualimi.

-Amca ne diyorsunuz, anlamıyorum. Burası, alo memur hattı. Memur değilseniz lütfen rahatsız etmeyin.

-Bir zamanlar ben dahi memur ve mes’ul idim. Hem de ne ile efendim, hem de ne ile? Cumhur reisi kâtipliği yapıyordum, âcizane. Elimden çok önemli vesikalar geçmiştir nitekim.

-Bey amca dalga mı geçiyorsunuz?

-Çok müteessir oldum, hanım kızım. Benim sînimde birine edilecek lakırdı mıdır imdi bu?

-Değildir belki ama oha falan oldum yani, sizinle hiç anlaşamıyoruz. Hangi devirde memurluk ediyordunuz?

-Reis-i cumhur kimdi, diye sual ediyor olmalısınız?

-Evet, kaçıncı milenyum yani?

-Yok, efendim asır geçmedi, hele bin yıl hiç geçmedi üzerinden.

-Ha, siz beni anlıyorsunuz yani.

-Efendim maruzatımı arz edeyim, dinlemek lütfunda bulunun, istirham ederim. Dün, haberi ceridede kıraat itdiğimi deyivermiştim, bundan gayri olarak haberin muhteviyatını pek tafsilatlı bulmadığımı söylemeliyim, efendim benim tilefon kullanmam pek mümkîn olmuyor. Acaba diyorum, bundan sonraki maruzatlarımı name ile ulaştırsam olur mu?

-Ama burası... Beyefendi, mektup yanıtlamak gibi bir görev verilmedi bize. Bir de onu çıkarmayın başımıza. Zaten akşama kadar bir sürü ıvır zıvır şeyle uğraşıyorum. Boşanmak isteyen bana soruyor, maaşı yetmeyen bana dert yanıyor, psikolojik sıkıntısı olan bana, terfi ettirilmeyen bana, tayin isteyen bana, torpil arayan bana, dişi ağrıyan bana, müdürüne kızan, astını sürdürmek isteyen bana, kanun soran bana... Herkes bir şeyler soruyor. Bir de siz mektup işini sararsanız başıma altından nasıl kalkarım, beybaba?

-Sizin bu denli müşkül durumda olduğunuzu bilse idim hiç böyle bir şey teklif eder mi idim, hanımefendi? Ah, beni bağışlayın, ah beni ömrünüzün sonuna dek bağışlayın. Bir daha böyle yapmam! Bu arada zevcemin de hususen selamları var. Kendinize iyi bakınız.

Dııttt.

-Allo!

-Kpss’de nasıl sorular çıkar abla?

-Ablan kurban olsun sana, bilsem söylemez miyim? Haydi, haydi memur ol da gel, kış kış!


25 Mayıs 2009 Pazartesi

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

Las Vegas ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kıbrıs’ın öne çıkan özelliğini de bilirsiniz. Arasındaki bir bağ var: Kumar.

Kumar için ne düşünüyorsunuz?

Tavşanlı için böyle bir çözüm ister misiniz?

Başta saydığım yerler kumardan çok iyi kazanıyorlar ve en önemlisi çok iyi tanınıyorlar. Tavşanlı’nın da tanıtıma ihtiyacı olduğuna göre…

Tanıtım için kumardan faydalanabiliriz, diyen çıkar mı aranızdan?

En büyük eksiğimiz tanıtım madem işte fırsat!

Kumara bakış açınızı tahmin edebiliyorum. Belki adını bile duymak istemezsiniz.

Ama size diyorum ki şehrimize para getirecek ve şehrimizin adını ülkemizde duyuracak. Dolayısıyla bu tanıtımdan bize yatırım gelecek, ürünlerimiz daha çok bilindiği için satış olacak, daha çok insan buraya gelecek.

Bakın Las Vegas çölün ortasında bir şehir ama bütün dünyada biliniyor ve çok zengin bir yer. Şehriniz de böyle güzelleşsin ve tanınsın istemiyor musunuz?

İstiyorsunuz.

Öyleyse neler yapılması gerekiyorsa yapalım.

Bazılarınız şöyle düşünüyor: Ne diyorsun biraderim, kumardan hayır mı gelir bir şehre? Bu ne muhabbettir, hayırdır ne oldu?

Haklısınız, acaba bana ne oldu?

Acaba size oldu?

Acaba şehrimiz zaten kumarın nimetleri ile güç bulmadı mı iki yıldır?

Ne kadar tuhafsınız, kumar sitelerinden sonuçları takip eden kaç insan var biliyor musunuz?

Ben dahil.

Sonuç ne oldu acaba, diye kumar sitelerinden takip ettim pazar ve perşembe günlerini.

Şimdi…

Şimdi önümüzde büyük bir fırsat var. 2. lige terfi ettik. Artık daha fazla kumar payı alabileceğiz. Bu payla tanıtımımızı daha iyi yapabiliriz.

Neymiş, bir: Bu başarılar, halkımıza bir mutluluk, memnuniyet, iyimserlik havası getirir.

İki:  Para ve ekonomik girdi getirir, taraftarlar falan…

Üç: En önemlisi de şehrimizin tanıtımında çok büyük rol oynar.

(Bu üç maddelik bilgi bana ait değil, büyüğümüze ait.)

Öyle demeyin, spor gazetesi okuyan çok iş adamı var!?

Geçtiğimiz iki yılda çok az pay alabildik kumardan. Ama bu yıl 2. ligdeyiz daha çok pay alabileceğiz. Dolayısıyla şehrimizin kumardan payı tanıtım olacak.

Canım o kadar uğraşıyorlar ama hala Las Vegas kadar olamadığınıza mı üzülüyorsunuz siz de? Bağlantılar kuvvetli yakında daha çok pay alırız.

Bu gidişle abat (âbâd) oluruz, demedi demeyin!

Bütün bunlardan sonra örümceklerime iyi bakacağıma söz veriyorum, Müslümanlardan örümcek yemi için katkı payı isteyeceğim.

Daha bitmedi bu giriş yazısı, gelişme dışarıda olacak, sonuç bölümünü de yazacağım. Mesele sadece kumar değil o, sadece işin matrak kısmıydı.

 


13 Mayıs 2009 Çarşamba

MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

mulayim%20tepe.JPG


MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

Dün akşamüstü çok sevdiğim Mülayim Tepeye gittim.

Utançtan gezemedim.

Ömrümde bu kadar utanç içinde kaldığımı hatırlamıyorum.

Oysa ben de genç oldum ve gençliğin ne olduğunu biliyorum.

Yüzümü yakan bir ateşle dolaşmak zorunda kaldım.

Daha girişte tahmin ettiğim hava içerilerde yanıltmadı beni.

Çimlerin üstünde diz dize, kucak kucağa, omuz omuza, dudak dudağa, kol kola, yanak yanağa, sırt sırta…

Çok dağınık bir yazı olacak bu.

Çünkü yazarken utandığım şeyleri gençler çok rahat tavırlarla yapıyorlardı. Yanımda çocuğum vardı ve akşamüstü can sıkıntısı dağıtıyorduk sadece. Ona neyi nasıl anlatacağımı bilemedim. Sevişen çiftleri görmesin diye tuhaf ağaçlara dikkatini çekmeye çalıştım. Olmayan kartallardan bahsettim. Buralarda kitap okuyan insanlar çok fazla olurdu… Dedim ama onun zihninden neler geçtiğini bilmiyorum.

Ateşle barut meselesi.

Götürecek başka yer olmayınca en yakın yere geliyorlar belli. İnsan sevdiğini niçin başkasının gözleri önüne serer? Bu sevgi mi yoksa ateş mi? Malum orası serin bir mekân ateşleri sönmese de ferahlıyorlar biraz. Daha ilk güneşte böyle ise yazı düşünmek istemiyorum.

Kendi topraklarımda utanmadan gezmek istemek…

Bazıları varlığınızdan haberdar bile olamayacak kadar meşgulken bazıları ne geziyorsun buralarda gibi bakıyor. Sanki kendi odalarındalar. Kendi şehrimin parkında röntgenci muamelesi bu olsa gerek.

Şimdi kim kimin hakkına tecavüz ediyor?

Ben hangi çağda yaşıyorum, onlar beni atlayıp geçmiş gelecek nesil veletleri mi?

Ne kadar özgürüz, biz orta yaşlılar için röntgen mekânı bile düşünüyor modernite!?

Benim ve çocuklarımın özgürlüğü ne olacak?

Kıpkırmızı bir suratla dolaşmaktan kurtulacak mıyım?

Yoksa, “Mülayim Tepe artık size göre değil kardeşim gitmeyiverin.” mi denilecek?

Bu manzaralar hiç hoş değil.

Oğlunuz nerede?

Kızınız nerede kiminle?

Yüzünde göz izi var diye kıskanan medeniyet nerede?

Aşkım bacakların çok güzel, okşamaya doyamıyorum nerede?

Başka bir yere gidin başka bir yer(d)e götürün.

Buradan yetkililere sesleniyorum zevzekliği de olsun bu yazıda…

Mülayim Tepe çok güzel bir yer Tavşanlı’nın medar-ı iftiharı olmaya devam etsin lütfen.


11 Mayıs 2009 Pazartesi

YANIYOR!

YANIYOR!

Yanıyor, yanıyor, cayır cayır yanıyor!

Haydi, yanıyor, dumanı beleşe seyredin, yanıyor!

Alevi gökleri tutuyor, yanıyor, yanıyor!

Akşamın kızıllığında yer gök yanıyor, yanıyor!

Ah, yangın olur biz yangına gideriz! Yok mu temaşaya yetişen, yanıyor, yanıyor!

Dumanı gökleri tutmuş, vadilere sinmiş, evlerin açık pencerelerinden genizlere dolmuş bir yangın var tepelerde. Mehmet Ali, diyor ki, “Orağı atan, orağı atan, orağı atan! Oraklarını attılar, koştular! Koştular, koştular...” sonra Mehmet Ali kocaman gülüyor, gülüyor, karnını tutuyor, ağzından salyalar akıyor, yanık yüzlü, kavruk yüzlü Mehmet Ali, “Allah belanızı versin, orağını atan...” diyor, gülüyor. Ağız dolusu sövüyor Mehmet Ali. “Sövme, sövme!” diye azarlıyor akşamın karanlığına sığınan köylü kızı. Kızıl alevler tarlaların başında görünüyor, ihtiyar kadınlar dizlerini dövüyor, dizlerini dövüyor, dizlerini... en çok dizlerine vuruyorlar. Gözlerinin yaşını geçen itfaiyelere akıtıyorlar, “Yetiş!” diyorlar, “Yetiş! Bir buğdayımız var bizim, yetiş kurbanın olayım, yetiş!” sonra yine dizlerini dövüyorlar. Ekmek, yoğurt, zeytin, soğan taşıyorlar yoldan geçenlere, bir de “Yetiş!” diyorlar, “Ah, buğdaylar var yetiş!” Mehmet Ali, kızıllığı raks eden ufuklara bakıyor, “Aha! Aha! Valla yanıyor!” diye, bağırıyor. “Komutan” diyor, sonra, “Komutan, sönüyor mu?” “Söner, Mehmet Ali, söner.” Diyor, jandarma komutanı. Kulağı telsizde, gözü tepelerde. “Rüzgâr tavsadı, rüzgâr tavsadı.” Diyor kendi kendine.

Eli kundaklı gelinler, kırmızı, yanıp sönen arabaların tozuna karışıyorlar. Köpekler şaşkın, koyunlar şaşkın, inekler şaşkın... bu, bu yanık kokusu hayra alamet değil. Traktörler, tepelere tırmanıyorlar, kepçeler, cipler, otomobiller... Mustafa, “Ağabey, bu da gitmek istiyor, itfaiye arabalarıyla. Ağabey kaybolur oralarda!” diyor, Mehmet Ali’yi göstererek. Mehmet Ali, şaşkın. Mustafa ağlamaklı, bir tepelere bakıyor, bir yanıp sönen kırmızı lambalara. Kavaklar yatıp kalkıp yalvarıyorlar alevin dilleri yalamasın köyü, diye. Onlar sallandıkça tepeler kızıla boyanıyor, gökler kızıla, yer kızıla, kadınların yüzü kızıla boyanıyor. İhtiyarlar bastonlarını toprağın bağrına vuruyorlar bilmeden. Kalın gözlüklerini siliyor Veli amca, “Kız, evden ekmek getirin!” diye, bağırıyor dövünen kadınlara.

“Hüseyin nerede kaldı, kız Fadime?”

“Ana! Ana! Bizim adam da yangının içine girmiş, ana!”

“Kız, eşeği tarlada mı koydunuz?”

“Sevabı bol bu işin, sevabı bol, yoğurt getirin, görevlilere götüreceğiz?”

“Ah, oğlum sönüyor mu, tarlalar barut şimdi, ah oğlum tarlalar barut!”

“Yenge, sizin ağalar gitti mi hep?”

“Orağı atan gitti, orağı atan gitti!”

“Ha! Ha! Ha! Orağı atan gitti, orağı atan, orağı atıverdiler, orağı...”

Köyün içinden toz, duman, yanık kokusu, keskin iniltiler, sirenler geçiyor. Tepelere tırmanıyorlar hemen, hemen tepelere tırmanıyorlar. Tepelere tırmanıyorlar, yarış ediyorlar, alevler tepelere abandıkça onlar da abanıyorlar tepelere. Horozlar ötüyor, kadınların gözleri büyüyor, “Anam, anam, anaaaam!” dizlerini çürütüyorlar. Çocuklar, eteklerinden tuttukları kadınlardan korkuyorlar, alevlere bakıp ağlıyorlar. Toz, çamur oluyor yüzlerinde, burunlarını yakan şeyin şu kızıl saçlı devden geldiğini anlıyorlar. Çocukların ağzı açık, gözleri açık, yorgun gözleri kapanacak vakitte, koca bir masalı seyrediyorlar. Tepeleri alan, üstlerine dumanlar savuran canavarın ekinlerini nasıl alacağını anlamıyorlar. Masal bitsin! Masal bitsin!

Tıpır tıpır sesler duyuluyor. Gök, ihtiyarları ve çocukları duydu. İhtiyar bastonunu göğe kaldırıyor, “Ah, büyük Allah’ım! Sen bilirsin Allah’ım!” sonra ne diyecek peki? Bastonunu kaldırıp kaldırıp susuyor. Bulutlara bakıyor. Tıpırtılar çoğalıyor, aniden kesiliyor. Yağıverse, dökülüverse şöyle, gök yarılıverse. Yarılmıyor gök.

Flamalı araçlar geçiyor, itfaiyeler geçiyor, kepçeler geçiyor, traktörler geçiyor, otomobiller geçiyor. Köylüler, kendilerini atıyorlar boş buldukları her araca. Elde tırmık, kürek, kazma, kesim motoru, balta... umut, korku, telaş, merak, dua, dua, en çok dua. “Köye bir inerse, tarlalara bir inerse, yetişin oğlum, yetişin gayri!”

Duman gökleri tutuyor, kızıllıklar azalıyor, gece iniyor dağlara. Gökte oynayan yalabıklara bakıyor çocuklar, evlerin kuytularına gizlenmiş gözler görünüyor. Komutan, “Üzülme nine, tarlalara inmez daha bu yangın.” Diyor, onun da içi ezik. “Ne yangınlar gördük biz.” Diyor, teselli ediyor haber sormaya gelen, dizleri dövülmüş kadınları.

Mehmet Ali, komutana su getiriyor. Askerliğini yapmadığını söylüyor komutana. “Yirmi dört yaşımdayım.” Diyor, gururla. Başı eğiliyor, “Almadılar.” Diyor. Askerlere su taşıyor. Gözlerini tepelere dikip dikip, “Orağı atan koştu, atan koştu, atan!” uzata uzata bağırıyor heceleri. Ağız dolusu sövüyor. Köpekleri kovalıyor. On beşinci kez “Hoş geldiniz.” Diyor, komutana.

 


29 Nisan 2009 Çarşamba

Dua ve Masaüstü Fotoğrafları

Güzel ve kaliteli masaüstü fotoğrafları üzerine hadis ve ayetlerde geçen duaları yazdım, isterseniz topluca indirebilirsiniz. 5 MB boyutunda küçük bir dosya.
Aşağıda ön izlemelerini görebilirsiniz. Onları indirmeyin onlar örnek ve çok küçükler :)
İNDİR 5 MB
Örnek fotoğraflar:









İNDİR 5 MB

6 Nisan 2009 Pazartesi

FİLM GİBİ

FİLM GİBİ

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Evliyim ağabey.

Karını seviyor musun?

Şey, evet, evet! Evet, yani!

Kes, bu kadarı yeter, baştan alıyoruz. Yahu kardeşim, mimikleriniz burada önemli değil. Okuyucu mimiklerinize önem vermez. Ne diye yırtınıyorsunuz? Oyunculuk istemiyorum sizden. Yazdığımı yaşayın, gerisini ben hallederim. Baştan alıyoruz.

Seni vurmamam için sebep söyle ulan!

Evliyim ağabey, çocuklarım var.

Pardon, iki sebep saydı ve ben ulan kelimesini ekledim, bozulacaksa aynen yaşayalım.

Tamam, madem öyle serbest takılalım biraz. Bakalım ne çıkacak. Ciddiyim, böyle devam edin.

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Usta, bunun silahı milahı yok ki, hiç inandırıcı olmuyor böyle de.

Gidin şuna bir silah bulun. Varmış gibi yaşasana. Sanki film çekiyoruz. Tamam, ilk repliği geç devam et.

Evliyim ağabey.

Karını seviyor musun?

Evet, şey, yani evet!

Hiç mi kızdığın zaman olmadı?

Oldu tabi de geçici şeyler. Hem beni vurmazsan böyle şeyler yüzünden kızmam bir daha.

Durun bir dakika. Senin elinde bir silah var, daha yukarıdan sorular sormalı değil misin? Ya sen, alnına kurşun yemek üzeresin, bu ne biçim bir yalvarma? Bakın, sahiden böyle olmayacak.

Usta, haksızlık ediyorsun ama. Bize olayın arka planını anlatmadın ki, ben niye bu adam silah dayıyorum, niçin vurmakla tehdit ediyorum, bu adamı tanıyor muyum, olay nerede geçiyor... Hiçbir ayrıntı yok elimizde. Doğrudan olaya soktun bizi.

Ya, demek doğrudan olaya soktum. Dinleyin o zaman: Bu gün Kütahya otobüsüyle dönerken elimdeki kitabı yarı yolda bitiriverdim. Bu yolu yüzlerce defa seyrettiğime göre, geriye bir seçenek kalıyordu: Hikâye taslağı çıkarmak. Düşündüm ki, elimde bir silah olsa ve gidip şoförün kafasına dayasam, şoför eski bir arkadaşım –gerçi zor tanıdık birbirimizi- hani kafayı yemiş gibi yapsam, gerisi nasıl gelir? İşaret parmağımı namlu, başparmağımı da –arkaya yatırarak- horoz yaptım ve önümde oturan ihtiyar çifte doğrulttum. Yanımda oturan ve Yahudi markalarının imitasyonu losyon kullanan beyefendiye çaktırmadan birkaç el ateş ettim. Niyetim kimseyi vurmak değildi gerçekten. O sıra gözlerim fena ağırlaştı, uyumuşum. Yanımdaki kokunun eksildiğini fark ettiğimde hemen gözlerimi açtım. Çift kişilik koltukta yapayalnızdım artık. On altı numaralı koltukta oturan yolcuyu –yani kendimi- düşündüm. Neler yapabilirdi neler. Kafamdan çok şey geçti. Yolun bitmesine pek az kaldığı için hiç birini uygulamaya sokmadım. Böyle olunca da zihnimde izi kalmadı. Kala kala işte o, ilk replik cümlesi kaldı geriye. O cümle birçok öykünün ilk cümlesi olabilir, bunu fark ettiniz mi? Sizi özellikle denedim. Herkesin hayal dünyası farklı, sizden de ilginç fikirler, çok daha ilginç fikirler çıkabilirdi. Boş verin, gerisini ben yazacağım. Şimdi, kısaca özetliyorum, baştan yaşayacaksınız.

Nil nehri kıyısındayız. Senin elinde bir silah var –hangi türden olduğu önemli değil- önünde yatmakta olan mumyaya doğrultmuşsun. Mumya -yani sen- çaresiz gözlerle doğrultulmuş silaha bakıyorsun. Adam seni vuracak ya da vurmayacak, o kadar emin değil, sana bağlı. Başlayın!

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Evliyim ağabey.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...