24 Ekim 2008 Cuma

YA EKONOMİK KRİZ DEĞİLSE BU?

YA EKONOMİK KRİZ DEĞİLSE BU?

Kriz ne anlama geliyor?

Türk Dil Kurumunun sözlüğüne bakalım:

1 .     Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk, akse:

2 .     Bir kimsenin yaşamında görülen ruhsal bunalım.

3 .     Bir şeyin çok kıt bulunması durumu.

4 .     Bir şeye duyulan ani ve aşırı istek.

5 .     ekonomi  Çöküntü.

6 .   mecaz  Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran:

Şimdi durup dururken ne oldu da kriz ortaya çıktı? Benim ne suçum vardı ki kriz yaşamak zorundayım? Sorun benden mi kaynaklanıyor? Hayır, benden kaynaklanmıyor. Bu soruları toplumsal olarak soranlar genelde yanılanlardır. Bu soruları tekil sorunuz. Tavuklarının yumurtasıyla bile geçinmeye muktedir Ayşe nine şimdi niye kriz çığlıklarından muzdarip? Sebebi nedir?

Bütün geçmiş zamanlarda olduğu gibi şimdi de krizin tek sebebi şımarık zenginler. Geçmiş zamanlarda toplumların helak edilmesine sebep ne ise şimdi de krize sebep aynı. Aç gözlü dünyalılar olarak krizlerin sebebi aslında biziz. Şımarık zenginlerin küçük ortakları biziz.

Bütün şımarıkların babası ise USA.

Krizin babası USA, öyleyse niçin bu acıyı bütün dünyaya yaymaya çalışıyor? Acılar paylaşıldıkça azalır, belki onun içindir!? Kendi aç gözlülüğünün cezasını bize fatura etmek için elbette. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin liderlerini zirve için çağırdı Amerikan lideri. Bu krize bir çözüm bulalım istiyorlar. İyi de bizim bir krizimiz yoktu. Kucağımıza bırakıverdiğiniz şey tamamıyla sizin kabahatiniz. Doymak bilmez iştihanız sebebiyle bütün dünya acı çekiyor zaten yıllardır.

Kapitalizmin sonu diye adlandıranlar var bu krizi. Kapitalizmin kalbi olan Amerikanın bu krizden nasıl etkileneceğini henüz bilmiyoruz o yüzden bu sözler erken gibi geldi bana. Dünya sistem sancıları içinde sağa sola savrulurken kapitalizm insanüstü bir gayretle güçlendi. Bu kadar kolay çökeceğini asla düşünmüyorum. Elimizde fırsat varken bizim bu krize su ile değil bizatihi körükle gitmemiz gerekiyor. Ülkemizin selametini düşünen başbakanımız elbette dediğinde haklıdır. Demişti ki, yangına benzin ile değil su ile müdahale edilir. Bu ülkede benzin ile müdahale etmek isteyen kriz fırsatçıları var. Sonuna kadar haklı. Ben bu ülke için söylemiyorum körükle gidelim derken. Her kriz bütün insanlar için bir fırsattır. Bu fırsatı niçin sadece kötü emelli insanlar kullanıyor? İşsiz kalan için bile bir fırsattır aslında. Kendi fikirlerini hayata geçirmek, yeni fikirler üretmek için. Zorluk olmadan yeni bir şey, güzel bir şey elde edemezsiniz. Biz bu krizin aslında hiçbir yerinde değiliz ama bilin ki canımızı yakacak. Buna mukabil bize kazandıracağı hiçbir şey de olmayacak. Kapitalizmin yıllar boyu insanları sömürdüğünü bal gibi biliyoruz. O zaman niçin kapitalizmin cani çocuklarını kurtarmak için halkın vergilerini kullanalım? Özellikle kurtarma planlarını inceleyiniz. İçinde neler olduğuna bakınız. Vahşilerin boşalmak üzere olan kasalarını tekrar yolunmuş insanların emekleriyle doldurmak istiyorlar. Buna izin vererek yaptığımız şey kendi bileklerimizdeki prangaları onarmaktan öte gitmez. Ancak aptal bir esir bunu yapar. Stokholm sendromu mu yoksa? Yoksa biz işkencecimize mi aşık olduk?

Demokrasi ve kapitalizm…

Bazıları krizin demokrasi üzerinde de etkisi olduğunu düşünüyorlar. Saçmalık. Tam anlamıyla saçmalık. Kriz sebebi kapitalizmi ve demokrasiyi bir arada düşünen boş beyinlerin işi. Demokrasi zaten kapitalizmin uşağı değil midir? Kapitalistler bütün işlerini zaten demokrasiye yaptırmıyorlar mı? Sizin oy diye verdiğiniz şeyler zaten kapital sistemin bekasını perçinlemiyor mu? Kapital olmazsa demokrasi nasıl işleyecek söyler misiniz? Amerikan seçimlerinin aktörlerine bakınız. Kendi ülkenizin demokrasi aktörlerine bakınız. Aktörlere çok baktınız şimdi yapımcılara göz atınız. Kendilerine iş dünyasının büyükleri diyen insanların demokrasiye katkılarını düşününüz. Hala bağlantılar üzerine kafa yoruyorsanız boş verin. Çekin kuyruğunu gitsin. Demokrasi falan yok ki kriz onu etkilesin. Kapitalizmin dünyaya egemen olduğu zaman dilimi neyse o günden itibaren demokrasi ortada yoktur. Demokrasi zaten ilk çağ icadı olarak görevini başarı ile ifa etmiş ve tarih çöplüğüne atılmışken onu oradan kim alıp getirdi? Düşünün kim alıp getirdi? Avrupa'nın derebeyleri ve Amerika'ya göç etmiş suçluları değil mi? Niçin insanlara daha fazla özgürlük verildi? Verildi, diyorum dikkatinizi çekmiştir. Rönesans ile alınan bir kıymet gibi görünüyor oysa. Hiç değil. Özgürlük diye bahsettiğimiz şeyleri bugün verilmiş, lütfedilmiş hatta yem olarak tarif etmeliyiz.

Bu kriz ne ilk ne de son olacak.

Kalp krizi geçiren bir bünyenin yağlı gıdaları almaması, beslenmesine dikkat etmesi tavsiye edilir. İllaki bu bünye kendine zararı dokunacak ne kadar nane varsa hepsini yemeye devam eder. Yine kriz gelir. Kapital sistemin cani evlatlarının, zenginliklerinden sizin yararınıza vazgeçeceklerini mi umuyorsunuz? Kriz böyle mi bitecek? Bu tür ekonomik krizlerin hiçbir çaresi olmadığını bütün dünya bilmiyor mu? İdare eder şekilde devam ettirebilmek için ellerinden geleni yapacaklar. Kapital cinnet kasasını doldurdu, taşırdı. Sonra daha çoğunu elde etmek için planlar yaptı. Bir yerde o plan tekledi. Geri dönüş olmadı. Onların kaybı acaba milyonda bir var mıdır? Hayır. Geri dönmeyen kısım her zaman can sıkar. Krizin asıl sebebi budur. Üstüne odun sarmayacağınız eşeğe ot vermezsiniz. Otu verdiğiniz halde odun taşımamakta inat eden eşek kriz sebebidir. Dayak yer. Siz kapitalist süzmelerin (seçkin) bu krizden zarar göreceklerini mi düşünüyorsunuz yoksa? Dayağı her zaman eşek yer odun krizinde.

Her şeyin bir sonu var. Bir gün krizlerin de sonu gelecek.

Bu yaşadığımız ekonomik krize böyle bakabilmeliyiz. Üstelik yerel krizler de değil bunlar. Bütün dünyayı bir anda sarıveren daha doğrusu bütün dünyaya bulaştırılan bir illet bu kriz. Nasıl olacak da krizlerin de sonu gelecek? Bunun üzerinde kafa yormalıyız belki?

Bütün aç gözlülüğümüzle üzerine çullandığımız dünya bunu elbette kaldırmıyor. Bunu öğretsin diye ilahi kaynaklar yeryüzüne indirilmiştir. Bir vadi dolusu altını olan bir vadi dolusu daha isteyecektir. Tabiatımız böyle. Bu tam bir kriz sebebi değil midir? Altı küsur milyar insan aynı anda hakkından fazlasını istemeye kalkarsa bu böyle olacaktır. Biliyoruz ki bu da haksızlık olur. Bunun böyle olmasını isteyen insanlar bugüne kadar sadece batıda yetişti. Krizin kaynağı tamamıyla batı ahlakıdır. Bize de sirayet ettiyse tek sebebi batılı değerlerimizdir.

Aramızda tok gezen insan kalmadı. Natamam insanlar ülkesi olduk. Hiç kimse yerinden memnun değil. Hiç kimse aldığından memnun değil. Büyükler daha büyüğünün peşinde iken küçük zavallılar kırıntılar için kavgada. Kanaatten bahsedenlerin kalpleri hastalık içinde.

İçinde ahlakı barındırmayan hiçbir sistem insanca yaşama şartlarını sunamaz. Hangi ahlak sistemine bakılırsa bakılsın temeli ilahi kaynağa dayanır. Bozulmadan kalabilmiş ahlaki tabanları olan hangi ekonomik ya da sosyal sistem vardır yeryüzünde şu an? Yok. Bütün krizleri söküp atabilecek, insanların daha fazlasını istemesini önermeyecek bunun yerine kanaatin ve başkalarının faydasına çalışmanın önemini vurgulayacak, ebedi mutluluk kavramını da hayatımıza sokabilecek insani bir sisteme ihtiyacımızın olduğunu bugün daha açık yüreklilikle söyleyebiliriz. Bu bir istek olmaktan ziyade artık bir gerekliliktir. İçinde haksızlıklara karşı kin biriktirmiş bütün insanların içindeki kini de sevgiye dönüştürmeyi başarabilen bir sistem olmalı aynı zamanda. Kin ve nefret bugün hayatımızın eksenine yerleşti. Artık yeni bir şey üretmek yerine kinimizi ve nefretimizi keskinleştirmekten başka bir şey yapmıyoruz.

Krizin çözüm yolları arasında gösterilen ilginç bir haber gördüm geçenlerde. Üst düzey bir Japon yetkili kriz bitip toparlanana kadar ücretsiz çalışacağını ilan etmiş. Birçok kişi de buna destek verdiğini, aynısını yapacaklarını söylemişler. Bu arada yöneticinin aldığı maaş açıklanmamış ama Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerdeki eş değerlerine kıyasla az olduğu belirtilmiş. Haberin bu kısmını ayrıca okumak gerekiyor. Normal geçime sahip bir insanla o insanlar arasındaki farkı nasıl bir örnekle açıklamamı bekliyorsunuz? Yine de bu yapılan takdire şayan. Çözüm olacak mı peki? Elbette hayır. Çünkü insanlar bu tür şeylere tevessül etmeyecekler. Neden? Siz onlara her gün tüketmeleri hatta çok daha lüks tüketmeleri emrini veriyorsunuz. Niçin bunca keyif arasında iken bundan vazgeçsinler? İnsanların evlerinde o kadar lüks var ki, o lüksü terk edip işe gitmeleri bile mucize sayılır. Biz böyle giderse hep aç kalacağız ve bizi hiçbir gelir seviyesi hiçbir gayri safi milli hasıla ya da payımıza düşen bilmem kaç dolarlık milli gelir tatmin etmeyecek. Kapitalist üretim sistemi artık iflasın eşiğindedir. Sadece üretmek ve sadece tüketmek üzerine kurulu bir sistemin vereceği çok fazla özgürlük var daha. Bu özgürlükler dünyanın sonunu getirmenden önce mutlaka özgürlüğün tanımını yeniden düşünmeliyiz. Kapital özgürlükler ruhumuzun esareti olmaktan öte bir şey katmadı. Hepimiz Roma devrinin kölelerinden daha kötü durumdayız. Hint kast sisteminin en alt tabanından daha mahrum haldeyiz. Özellikle kadınlarımız orta çağ Avrupa'sının kadınlarından daha acınacak durumda.

Sadece kriz…

Sadece ekonomik krizlerde hepimiz dikkat kesiliyoruz. Paramızın kaybolup gitmesi endişelendiriyor bizi sadece. Doğrusu, dünya kuruldu kurulalı bizim kuşağımız kadar zarar eden hiçbir kuşak yaratılmamıştır. Ruhumuzdaki kriz sinyallerini anlayacak bir melekemiz yok. Ailemizdeki krizleri algılayacak bir donanımız yok. Olsa da tedbir alamayacak kadar sarhoşuz.

Ekonomik kriz nedir ki?

Para dediğiniz yine kazanılır. İnsan çorba ile de doyar. Bugün fakir olan yarın zengin olabilir. Maddi imkanlar kimsede kalıcı değildir. Zaten her bireysel krizle birlikte çökmüyor muyuz? Adam kalp krizinden öldüğünde serveti başkalarının eline geçmiyor mu? Hiçbir kriz tek başına gelmez. Felaketimizin ölçüsü ekonomik kriz değildir. Kaybettiğimiz borsa değerleri, döviz değerleri değildir. Bu krizler insanlığımızı da alıp götürüyor her seferinde. Artık gide gide insanlık kalmadı serde. Hayvanlar alemine özenir olduk. Bitkiler alemine özenir olduk.

Siz yine de ekonomik kriz diyorsanız…

Bunca zaman sonunda şunu öğrendim: Dünyaya ekonomistlerin gözüyle asla bakmayacaksın. Ekonomistlerden sadece gerçekleri ve sayıları alıp yorumlarını kendilerine saklamalarını rica edeceksin. Onlar sadece işlerini yapacaklar, yorumlarını genele yaymalarına izin verilmeyecek. Rakamlar bizi bir yere götürmüyor. Rakamlar demokrasilerin vazgeçilmez soytarılarından başka nedir? İçimizdeki aşk, şevk, azim, gayret ne oldu? Hangi şeyi aşk ile aşamadı insanoğlu? Hangi şeyde azmetti de ona karşılığı verilmedi? Kriz dediğiniz de geçer yeter ki gerçek sebeplerin peşine düşelim.



Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...

21 Ekim 2008 Salı

TOPLUM! NASSIN?

TOPLUM! NASSIN?

Son günlerde zihnimi toparlamakta epey zorlanıyorum. Etrafımızda ciddi (!) şeyler dönüyor ve ben, bunları yorumlarken gülümsüyor hatta alay ediyorum.

Kendi aklımı kutsayıp başkalarınınkini yermek akılsızlığına da düşmek istemiyorum. Azıcık aklım, olan bitenle ancak alay edilebileceğini söylüyor. İnsanlar beni büyük hayal kırıklıklarına uğrattılar bu güne değin. Toplumdan beklediğimi bulamadım. Toplumun, aklını kullanamayan aptallar güruhu olduğunu söyleyen biri çıktı ve bu, benimsendi de. Hayır, yüz bin kere hayır. Ben öyle olduğunu söylemiyorum, diyorum ki, toplumun bütün bireylerinin kendi aklının dikine gitmesi toplumu aptal yapıyor. Bireysellik, aptal bir toplum ortaya çıkarıyor. Benim için dayanılmaz bir durum. Dolayısıyla alay etmekten başka çare kalmıyor. Özgüvenini b.kunun koyuluğundan alan bireyler yetiştirdik, daha ne olmasını bekliyoruz ki? Özgüven ancak ailenin toplumla sıkı ilişkilerinden doğan bir durumdur. Batıdan aldığımız örneklerden oluşan bireysel özgüven ve akıl, güce ve kapitale dayanıyordu biz, aynen taklit ettik. Paraya ve güce dayanan özgüvenin geri planında mutlaka ama mutlaka hırsızlık ve yolsuzluk olduğunu çözemedik. Her kafa kendi aklının çizdiği yolda ilerleyip kendi kargasını takip edince, pisliğe batan burun büyük (toplum) oluyor.

Ağlanacak halimize, diye başlayan cümleler kuracağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Vücudu bittamam kıl kaplı Cermen dağlısının ahır uşağı bile bizimle alay etme hakkını bulmalıdır kendinde. Biraz parası olan, babana bile güvenmeyeceksin, diye ahkam kesiyor bu ülkede. Bakın artık toplumumda bile diyemiyorum. Ülkede, diyorum. Cemaat bilinci diyeceğim, bu kez şeriat özlemcisi yaftası ile damgalanıp bütün fikirlerim köşeye atılacak. Biliyorum ki, ben bu ülkenin içinde fakat muhtevasında değilim. Sahiden, bakın etrafınıza, kardeşim, diye hitap edilen insanlar neredeler ve biz artık niye toplumun bireylerini kardeşlerimiz olarak görmüyoruz? Akşama kadar ekonomi haberleri seyreden babalar-erkekler, gün boyu yarışma-dizi seyreden analar-kadınlar, işi gücü müzik-oyun-seks üçgenini çözmek olan gençler, yarış atı gibi çocuklardan oluşan bir toplumda varsa bile, öyle kardeş istemiyorum.

Bir çok olay tertip ediliyor –oluyor, yanlış- biz bunlar karşısında bireysel aklımızın en dip kısmını kullanıyoruz. Çıkar hesapları yapan ahmaklar, aynı zamanda çok kurnaz olmalılar ve öyleler de. Bununla beraber kusursuz suç yoktur. Her yaptıklarında bir kusur var. Bazı kusurları o kadar açık sırıtıyor ki, yine de insanlar, vardır bir bildiği, kutsamasına sığınıyorlar. Düşünsenize, Türkiye kimlerle gurur duymadı bu güne kadar. Dolandırıcıya başımız, tacımız diye sarılanların ve daha nicelerinin yaşadığı bir herc-ü merc coğrafyasında kardeşler olmaktan çok uzağız. Kullan at türünden plastik eşyalarız hepimiz. Ben mesela, plastik çatalım, batıcı bir tarafım var gibi görünse de bir pikniklik ömrüm var nihayet.

Haydi yerele dönelim, dün yerel televizyonda, haber bülteninde devlet hastanesinin yetersizliğinden şikayet edildiğine dair bir haber verildi. Tavşanlı'nın tamamının aptal yerine konduğunun ve tepemizde tamamlanmasına ramak kalmış devasa bir devlet hastanesinin inşaatının dikildiğinin farkında değil mi yani Tavşanlı? Niçin bu hastane bitmiyor, sorusu kimsenin aklına gelmiyor mu sanki? Bültene o bölümü yansımasa da olur, he ya, yutarız.

İnsanlara, haber yahut bilgi ne için verilir? Düşünün bunu, ne için bilgi veya haber alırsınız? Uyanıklar sizi, bu soruların ikisi de ayrı sorular değil mi, hemen fark ediverdiniz! Haberin veya bilginin veriliş amacı başka, sizin bilgiyi veya haberi isteyiş amacınız başkadır oysa. Çünkü ikisinin de faili ayrıdır.

Her olayda bir komplo aramıyorum. Alay etmekle kifayet ediyorum. Ne komplosu kardeşim, ne komplosu? Çocuğun elinden şeker almak için komploya ne hacet? Mel mel bakar ve bir süre sonra susar kerata. Helal olsun, vallahi helal olsun, adamakıllı bir dolandırıcının tezgahından geçiyor olsam, helal olsun. Ne yazık ki, gözüme bakarak gırtlaklanmak ve kendi soframda aç kalmak, zoruma gidiyor. Adamlar gözümüzün içine baka baka eşşek (tek "ş" ile yazılır.) yerine koyuyor bizi. Özgürleştirmeye başlayıp toptan özgürlük diyarına yollayacaklar hepimizi.

Mâşerî şuura, akla ihtiyacımız var. Birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var. Yoksa, sal gerisini çayıra. En akıllımız değirmene dolar öğütmeye gitti. Geçenlerde bilim adamlarından birine sordum, aklınızla maaşınız orantılı olsaydı ne olurdu, diye? Zaten öyle, demez mi? Nasıl olur, dedim? Aklım kıtmış ki, kalktım bilim adamı oldum, biraz daha aklım olsaydı başka işler çevirirdim. Ülke içindeki gelir dağılımına bu çerçeveden bakınca, toplumun akıl diyagramında büyük bir bölüm fakir. Yahu işe bakın, yine Aziz Nesin'le aynı noktaya geldik.

 

 



Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...


PAYLAŞIM SÖZLEŞMESİ

PAYLAŞIM SÖZLEŞMESİ

Gelin aramızda bir sözleşme akdedelim. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı kıyamet günü hakkı için, gelin aramızda güzel bir anlaşma akdedelim. Allah, kısım kısım kul yaratmış. Kimi yaya kimi atlı, kimi uçar çift kanatlı... Elbette kulların hepsi aynı yaratılmamıştır. Gelin, eşitlik değil ama adalette buluşmak için bir sözleşme akdedelim.

Kazananlara, bu ne bolluk böyle, demeden, gözümüz yok, Allah daha çok versin, diyelim. Efendi köle ilişkisi, diye bir şeyin sözünü duymak şöyle dursun bunun varlığını bile hissetmek istemiyoruz toplum olarak. Biliyorum ki, bu denge şımarmışlar yüzünden bozuldu ve bozulmaya devam edecek. İnsan olanlar, yeniden diriliş inancı taşıyanlar ve yürek taşıyanlar, gelin bir sözleşme akdedelim. Bu sözleşme hem sizin iki dünya huzurunuz hem de sizin malınızda hakkı olanların iki dünya huzurları için olsun.

-Emrimde çalıştırdıklarımın alnının teri kurumadan ve hakkıyla ücretini verebilecek şekilde işe alacağım ve istihdam planlarımı buna göre yapacağım.

13 Ekim 2008 Pazartesi

MANEVİ, SIRLI, TILSIMLI, GİZLİ, GÖZLÜ PROGRAMLARA KATKIMDIR.

MANEVİ, SIRLI, TILSIMLI, GİZLİ, GÖZLÜ PROGRAMLARA KATKIMDIR.

Bir hikaye de benden...

Sizi bilmem ama ben, Sır Kapısı'cıyım. Yeni moda, türedi programlara müntesip bulunanları da kınıyor ve kıyasıya eleştiriyorum. Ne onlar öyle kardeşim, hep taklit hep taklit. Benim programım hepsine on basar. Hatta yetinmez bir on daha basar. Bizler, yani Sır Kapısı'cılar, programımıza bağlıyızdır. Başka bir kanala geçse bile takip ederiz. Diğerleri öyle mi ya, onlar hangi kanalda ne varsa seyrediyorlar. Kimisi Sırlar Dünyası, kimisi Gerçeğin Ötesi, kimisi Gizli Dünyalar, kimisi Kalp Gözü, kimisi anasının gözü... Sır Kapısı'cılar olarak biz, programımıza bağlıyızdır. Zaten programların hepsi başka bir alem. İslam adına, din-ü mübin adına hepsi de ne güzel şeyler anlatıyorlar değil mi?! Buradan, Sır Kapısı bağlıları adına diğer bütün program seyircilerini kınıyorum. Onlar yanlışın içindeler. Bize gelin, biz en hakiki İslamî hikaye anlatıcısıyız. Hatta biz Sır Kapısı'cılar o kadar bağlıyız ki programımıza, kendimiz uydurmaz, bizzat yaşadığımız olayları kaleme alır program yapımcımıza altın işlemeli zarf içinde, okur üfler öyle göndeririz. Her olaya da gayet esrarlı ve bilumum uyuşturuculu tarafından bakar ve her olayın içindeki mucizeyi ve tılsımı görür başkasının da görmesi için ulu kişi programcı hazretlerimize arz ederiz. Onlar da bin bir gayretle filme alıp bize seyrettirirler. Şükran ve sadakatle efendim.

Bakınız, geçen akşam mübarek ramazan günü başımdan geçen bir olayı nakledeyim. Sırf Sır Kapısı'lık bir olay yani. Arkadaşlarla kahvehanede bir ramazan akşamında öylesine, yani mucizesiz mucizesiz oturuyoruz. Adi şeyler yapıyoruz; çay içiyoruz, gazetelere bakıyoruz, hal hatır soruyoruz. Hatta içilen çaylarda bile uhrevi ve sırlı bir tat yok. Tılsımı kaçmış bir akşamdayız, anlayacağınız. Düşünebiliyor musunuz, ramazan akşamındayız ve ortada sırlı, tılsımlı, mucizevi hiçbir şey cereyan etmiyor. Neyse efendim uzatmayalım. Gazetedeki bulmacanın son karelerini de doldurduktan sonra evlere dağılmaya karar verdik. Kahvehanenin kapısından çıktık ve geceye nefeslerimizi bıraktık. Ortalık tenha sayılmazdı geç vakit olmasına rağmen. Ramazan ya hani, o yüzden insanlar evlerine pek geç gidiyorlar. Bazıları sahura kadar çarşılarda oyalanıyor. Bir baktım, yolun karşısından nurlu bir nesne bize doğru geliyor. İlk bakışımda sıradan bir ışık zannetmiştim gerçi ama sonradan nurlu olduğunu anladım. Bir çocuk, on, on iki yaşlarında. Sıkıca giyinmiş, giyindikleri pek eski püskü şeyler ama. Elinde bildiğimiz siyah poşetlerden bir tane var. Poşette bile bir sır gizli gibi. Bilirsiniz, ayakkabı boyacıları boya sandığı taşırlar yanlarında. Ama bizim nurlu çocuk, boya malzemelerini poşete doldurmuş. Şeyin orada oluyor bu olay, şu kanal caddesinde otobüs yazıhanesinin alt tarafında bir yerde. Vakit gecenin yarısı, tam öyleydi sanırım. Çünkü o an saatimin de bir gizli güç tarafından ihata edildiğini gördüm. O muamma, o nur aniden konuşuverdi. Hem de bize, biz gizemsiz heriflere. "Boyalım mı ağabey?" Ben, tabi sırrın tamamına henüz vakıf olmadığım için, "Ne işin var bu saatte git evine!" diye hafif yollu söylendim. O nurlu çocuk, "Daha para kazanacağız ağabey." Deyiverdi. Haaa, anladım ki, kazın ayağı öyle değil. Kaça boyadığını sordum, ayakkabılarımın boyanmaya ihtiyacı da yok sayılırdı. Kaplumbağa sırtı gibi olmamıştı daha. "Beş yüz." Dedi. Elimi cebime attım, ne kadar bozuk para varsa çocuğa uzattım, sanırım bir milyonu geçkindi. "Boyadın say." Dedim, babayani. Arkadaşlar tabi başka dizinin tarikatından, birisi Kalp Gözü'cü, birisi Sırlar Dünyası'cı, anlamadılar benim ne yaptığımı, böyle alıştırma, bırak çalışsın, bari boyatsaydın... gibi şeyler söylediler. Aldırmadım. Gidip yattık netice itibarıyla. O gece rüyamda çok şey, yahu kullanacak sırlı kelime kalmadı, güzel, diyelim, güzel rüyalar gördüm. Neyse sahura kalktık, sabah oldu. İşe gideceğim, uyandım bir de baktım ne göreyim, ayakkabılarım boyanmış. Pırıl pırıl olmuşlar. Aha o gün bu gündür ayakkabılarımın boyaya ihtiyacı olmadı. Aradan aylar geçti. Ya, ne sırlar gizli değil mi hayatımızda?!

Ey okuyucu, burada dur ve dinlen. Seni bu kadar mucizeye ve tılsıma batırmışken kafan esriktir zaten, biraz nefes al! Yahu ben ne anlatıyorum? Altı üstü, bir çocuğa günlük çay masrafımın onda biri kadar bile etmeyen bir meblağ vermişim. Allah, bu vicdan kusmuğunu benim yüzüme çarpacağına, haşa, benim ayakkabılarımı mı boyayacak yani? Yahu el alemin hoppa televizyonu niçin benim dinimin hayrına olan bir şeyi yayınlıyor, diye niçin sormuyorum? Hayatımı niçin gerçeklerden koparıp mucize kovalayan, ahmak, tembel, basiretsiz, hakikatsiz, vahiyden bihaber şeylerin peşinde koşturuyorum? Bu mudur, benim dinim bu kadarcık mıdır yani? Anlattığım gibi oldu evet, ama bir farkla. Ne sabaha ayakkabılarım boyalı çıktı ne de ben böyle bir şey bekledim. Sadece vicdanım körlüğünü kaldırması için Allah'a yalvardım ve dua ettim. Kalbimin gözünü bunlar mı açacak? Ki, ben onların anlattığı şeyleri Hıristiyan'ların anlattıklarında da görüyorum. Hayır, İslam böyle bir şey değil. 



Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...


9 Ekim 2008 Perşembe

ONLAR ŞEHİT OLUR BİZ MİTİNG YAPARIZ


ONLAR ŞEHİT OLUR BİZ MİTİNG YAPARIZ

Her gün şehit haberleri geliyor.

Terör örgütünün aramızdan aldığı canların cenaze törenlerini izliyoruz. Gün oluyor 15-17 oluyor sayı…

İşte o zaman haydi miting yapalım diye bir fikir geliyor aklımıza. Haydi gazımızı atalım. Şehitlerimize duyarlı olduğumuzu ortaya koyuyoruz. Ülkemizdeki gelişmelere duyarlı olduğumuzu ortaya koyuyoruz, güya.

Ben de anlamadım.

Toplum olarak mitinglerle önüne geçebileceğimiz birçok meseleyi mitinglerle protesto etmedik bu güne kadar. Sessiz kaldık. Mitinglerle mesajımızı anlamayacak hangi konu varsa gittik miting yaptık. Miting mesaj veriyor, diyor ki: PKK kahrolsun. Paşam bizi de al askere. Yok ol PKK!

Tabi niye olmasın, siz istediniz ya yok olacak tabi! Siz bağırdınız ya elbette Allah terörü kahredecek!

Mesaj kime karşı, kimin için?

Mitingde verdiğiniz mesaj kimeydi Allah aşkına?

Kahrolsun PKK! İyi güzel.

Aponun p.çleri! Ne oldu bize, ağzımıza yakıştı!?

Paşam bizi de al askere! Götürün hepsini.

Ne demek istendiğini anlıyorum elbette. Bazen olur ki, ne demek istediğinizin hiçbir anlamı olmaz. Ne demek istediğinizi açık seçik söylemeniz gerekir. Bu ülkeyi seviyoruz. Ve zannediyoruz ki, bu ülkeyi sevdiğimizi canhıraş biçimde göstermek yetecek. Sevmenin hiçbir şeye yetmediğini, heyecanın hiçbir meseleye çözüm olmadığını unutuyoruz.

E, miting de yaptık. Görevimizi yerine getirdik arkadaş.

Gerisi?

Gerisini görevliler yapsın.

Hani askere alınmayı istiyordun?

Bırakalım şimdi bu gazı alınmış insan mantığını.

Toplumun olayları sindirmesi için gazı alınır bazı zamanlar. Miting de bunlardan biriydi. 17 şehidimiz vardı, kızdık, üzüldük, miting yaptık. Şiirler okuduk, nutuklar dinledik, mehterle tüylerimizi diken diken yaptık.

Daha ne istiyorsun lan!!!

Ne diyorsun lan sen!!!

Ya, işte böyle. Benim işim buraya kadardı. Bunları konuşmak zor. Hemen karşınıza dikilip bağırıyorlar. Kimsin sen vatan haini mi?

Kimse sorularını getirmemiş meydana. Bayraklarını alıp gelmişler ama sorularını getirmemişler. Koca ülkenin düştüğü acziyeti yanında getirmemiş kimse. İçinde bulunduğumuz komik durumu cebine koymuş herkes, sanki dünyanın en güçlü toplumuymuş, sanki bir doğruluverse komple etrafını yıkarmış gibi tavırlar takınmış herkes.


Yahu hiç mi kafanızı kurcalayan bir şey yok?

Hiç mi sorunuz yok?

Bunca olaydan sonra hiç mi aklınıza soru gelmez?

Neden, diye niçin sormazsınız?

Durun şimdi, etrafınıza bakın.

İlk hesap sorulması gereken yer neresi?

Kocaman bir ülkeyiz evet. O zaman üç beş çapulcuya mı bağırmalıyız? Yoksa üç beş çapulcuya dağ gibi civanlarımızı kaptıranlara mı? Paşam bizi de alsın askere de ne yapacağız orada? Elbette bunu söyleyenler yalan söylüyorlar. Yalancısınız. Savaş durumu olsa önce siz kaçarsınız askerlikten. Yalancısınız. Çünkü siz korkaksınız. Hesap sorulacak yeri bal gibi bildiğiniz halde işi heyecana, kolay olana vurup gösteri yapıyorsunuz. Siz gösteri adamlarısınız. Aslan görünmeden önceki avcının durumundasınız. Karşınızda aslan yok, aşağılık birkaç terörist var. Bunun çözümü de sizin bağırıp çağırmanız değil. Haydi, Irak'ın kuzeyinden gelen havan toplarının hesabını sorsun başımızdakiler biz de o zaman top yekûn arkasında duralım o iradenin. Vicdansız, namussuz Amerika'ya hesap sorsun başımızdakiler biz de arkalarında duralım. Haydi, kurumlarımız kendi öz eleştirilerini yapsınlar biz de yardımcı olalım.

En son söylediğim en tehlikelisi değil mi miting insanları için?

Bütün bunlar ne için söylendi?

Boş ver kap bayrağı mitinge gidelim. Zaten bütün yetkililer orada şiir dinleyecek, nutuk atacak. Kameralar ağlayan anaları çekecek. Haydi, biz de ağlayalım. Oturup ağlayalım. Giden 17 şehit ve daha niceleri adlarını yazdırdılar, kurtuldular sorumluluktan. Erkek aklıyla yaşar. Kadınlar duygularıyla. O miting alanlarında akıl var mıdır? Soru var mıdır, çözüm var mıdır? Duygu vardır.

Amaaan, dükkanı kapat gel işte. Akşam haberlerde nasıl çıktığımıza bakarız.

Edebiyat ne edepli bir şey. Ki, o yüzden sövemez bir yazar yazarken.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...