11 Mayıs 2008 Pazar

Ben bir zamanlar


BEN BİR ZAMANLAR
“Başlayabiliriz, sanırım.” Dinlemiyor gibiydi. Tepeden tırnağa süzdü beni. “Pantolon olmamış.” Dedi. Onun ısrarıyla bir gömlek, kravat, ceket uydurup giymiştim, kot pantolonum üzerimde kalmıştı. Giyecek doğru dürüst kumaş pantolonumun olmadığını, takım elbisemin ise düğünden bu yana yıpranmış ve çekmiş olduğunu üzülerek belirttim. Bu kez sakal tıraşıma laf edecekti ki, tatilde olduğundan kendisinin de sakal tıraşının gelmiş olduğunu hatırladı ve sustu. Yine de bu durumun içine sindiğini sanmıyorum. Son bir kez etrafıma baktım, pencere kapalıydı gidip açtım. Ufacık bir rüzgâr yoktu dışarıda. İkindiye yaklaşıyorduk, birazdan ılık bir rüzgâr doldururdu perdeyi. Basit bir sandalye bulmuştum kendime. O ise üzerine güzel bir minder monte edilmiş plastik sandalyede oturuyordu ve sandalyesinin kollukları bile vardı. Tatilde olduğunu söylemiştim, yumuşak kumaştan parlak renkte gömleği ve rahat bir keten pantolonla oturuyordu yanımda. Ben terlemeye başlamıştım bile. Soğuk limonatalarımız da geldiğine göre başlayabilirdik.
“Hazırım efendim.” Dedim. “İyi peki, kendini biraz olsun memur gibi hissedebiliyor musun?” diye, sordu. Gömlek, kravat ve ceketle kendimi memur gibi hissetmek arasındaki bağı tam kuramadım ama bu bıktırıcı seremoniden çabuk sıyrılmak için “Evet, bu sıcakta memur olmanın hazzını tadabiliyorum.” Dedim. Bu sözüm, böyle bir etki beklemediğim halde, çok hoşuna gitti. Göbeğini hoplata hoplata epey güldü. “Ya, bu sıcakta neler çekiyoruz anla işte.” Dedi, gülmesi sürüyordu daha. Edeplice gülümsedim, başka ne yapabilirdim ki? “Tamam, neler var elimizde?” Yüzüme o kadar kararlı baktı ki, bir an sahiden kendimi amirimin karşısında hissetim. Neredeyse kekeleyecektim. “Elimizde ne mi var, yani siz bana söyleyecektiniz.” Diyebildim. Şekerlemeden yeni kalktığı için olmalı üzerinde bir uyuşukluk vardı. Kendini sandalyeye iyice yaydı ve başladı. “Madem böyle bir işe başladın, e, ne yapalım çaresiz yardım edeceğiz.” dedi, o, müthiş özgüveni beni sürekli şaşırtıyordu. Sanki ben ona teklif etmiştim “Gel bana danışmanlık yap!” diye. Onun tatiliyle yeğenimin nişanının aynı zamanlara denk gelmesi de benim kabahatim değil. Nişan törenlerinden sonra bir gün daha kalmaya karar verdiler, çok sevdiğim dayımlar. Evet, kendilerini severim, hem o, iyi bir komiserdir. Gerçekten iyidir işinde. Ama her şeyi de bilmese olmaz mı sanki? Komiser dayımın masamın üzerindeki dağınık sayfalara bakmasıyla başladı zaten bu danışmanlık işi. Neler yazdığımı merak eder dururdu. Diğer odadaki kitaplığımı da görünce iyice merak saldı yazdıklarıma. Dosyalardaki taslak isimlerinin hep memurlarla ilgili olduğunu görünce bana, “Evlat, neler yazıyorsun böyle?” diye sordu. Onunla konuşurken kendimi sürekli bir sorgu halinde hissediyorum. Halbuki o benim dayım. İlk yazma serüvenimden de haberi olmuş ve detaylarıyla bakmış sonra da, “Kaç insan tanıyorsun bakalım sen de bir şeyler yazmaya kalkıyorsun?” diye sormuştu. “Bir yerden başlamam gerekiyor, dayı.” Demiştim. O zamanlar yeni yeni yazmaya başlamıştım. Sonra bir tane öykü taslağımı alıp odada bulunan diğer davetlilerin ve akrabaların önünde –hep kalabalık zamanlarda gelir kendisi- sesli olarak okumaya başladı. O konuşunca diğerlerinin, susup saygıyla dinleme hevesi uyanıyor nedense. O gün, nasıl da utanmıştım. Çocukluk aşkım üzerine yazdığım ilk öykülerden biriydi o. Hiçbir yerde de yayınlanmayacaktı. Muzip gülümsemeler çoğaldı. O okudukça bana bakıp, manalı manasız hareketler yapmaya başladılar. “Dayı, lütfen!” diyebildim. Yani nişan töreninden beri yeni öykü taslaklarımla ilgileniyordu dayım. Sonra da, memurlarla ilgili madem bir öykü tasarlıyordum, kendisinin yirmi bir yıl, dört ay, sekiz günlük memurluk deneyimleri ve mesleğinin verdiği ayrıcalıklı konumunu iyi değerlendirmem gerektiğini önerdi. Bunun için tatilinden bir günlük fedakarlık yapabileceğini de ekledi. Bu büyük (!) imkanı tepmem çok ayıp olurdu üstelik o benim misafirimdi. Hayır, demem onu kovmamla aynı anlama çıkacaktı bir yerde. Tuhaf bir duruma düşmüştüm. İyi yönünden bakmaya çalıştım, böyle bir deneyim eğlenceli ve gerçekten bilgilendirici olabilirdi. Öykü yazmak böyle bir şey değildir benim için, bu da farklı bir deneyim olacak. Yani araştırma gerektiren bir şey isteseydim makale yazardım. Belki böylesi daha hoş olurdu. Elimde mini bir daktilo, kütüphane görevlisiyle pipo içip içemeyeceğim üzerine tartışırdım. Bu da bir öykü taslağı aslında. Ah, dayı, komiserim.
Dayım, nereden başlayacağını düşünmeye başladı. Aslında ilk memurluk günlerine döndüğüne eminim. Üniformayı üzerine ilk giydiği ve aynaya ilk baktığı günü hatırlıyor olmalıydı. Yüzündeki tebessüme ve içine düştüğü melankoliye bakılırsa, öyleydi. Kafasını sağ yana eğip tavana bakmaya başladı. İçimden, şimdi görüntü bulanıklaşacak ve siyah beyaz bir şerit akmaya başlayacak, diye geçiriyordum. Başladı anlatmaya:
“Memurluk dediğin öyle basit bir şeydir ki, sen bile yaparsın. Herkes yapar, böyle anla yani. Ancak, kimden alır kime verirsin bir düşünmek lazımdır. Dürüst olmalısın, memursan. Yahu, mecbursun böyle olmaya. Yaptığın işi ancak Allah hakkıyla değerlendirebilir. Başkası havadır. Ona bakacak olursan gerçekten hava alırsın.” Dudaklarını büzdü, yüzünü buruşturdu ve “Bunları boş ver, zaten kimsenin taktığı yok, ben sana esaslı bir anımı anlatayım.” dedi, aniden de gülmeye başladı. Niçin durup durup güldüğünün psikolojik arka planı ile ilgili bir tahminde bulunmam çok zor oluyordu. Keyifle anlatmaya başladı:
“Görev yerlerimden birinde sevimli bir haydut vardı. Canım, haydut dediğim, işte hakkını dibine kadar arayan ve devamlı hır gür çıkaran tiplerden. Bu, bizim haydut gene böyle bir kavgadan sonra...”
O, anlatıp duruyordu. Dinlemenin zor olduğu demlerdi. Sıkı sıkı giyinilecek hava değildi. İzin isteyip ceketimi çıkardım, kravatımı gevşettim. Gözlerimi bir an olsun ondan ayırmıyordum, ama zihnimi ona vermem çok zordu. Bu anıyı yazabilmem imkansız olmuştu neredeyse. Birinin bana, hikaye olsun diye anlattığı şeyler kâğıda dökülemiyor pek. Gülümsenecek yerlerde gülümsüyordum. O, benim dayımdı. Güzel bir anlatışı da vardı ki, dinleyemediğime üzülüyordum. Çocukluğumdaki dayımı aradım hayalimde. Onu, sadece bayramlarda görmüştüm sanırım. Onu ne zaman hayal etmeye çalışsam hep bayramlarla birlikte hatırlıyorum. O zamanlar tığ gibiydi. Üniformalı görebilmek için yalvardığımı biliyorum. Resimlerini gösterirdi bana. Şimdi biraz daha iyi anlıyordum onu. O zamanlar, insanlar, karşılarında bir polis olmasının kendilerine yönelmiş bir tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bu tehdit algılamasının hangi arka planları olduğunu kavrayabilecek kadar büyümemiştim henüz. Dayım, kendi babasının bile, üniformalıyken yüz hatlarında gerginlikler sezdiğini söylediği zaman içimde bir yer sızlamıştı. Akrabalarının arasına böyle girmek istemiyordu. Hayır, görev yeri bambaşka bir yer olabilirdi, bunun önemi yoktu. İnsanlar, hatta kendi arkadaşları bile uzak duruyorlardı dayımdan. Bunu sezebiliyordum. Her karşılaşmalarında güreşe tutuşmalarını da hatırlıyorum çünkü. Sonra sonra dayım da kanıksadı bu durumu. O da diğerlerinden koptu sanki. Konuştuklarına dikkat etmeye çalıştı yıllarca. O anlatınca herkes can kulağıyla dinlerdi. (Hâlâ öyle) Ağzından bal damlardı. İnsanlarla mesleğini paylaştığını hiç hatırlamam. Şimdilerde rahatlıkla mesleğiyle ilgili de konuşabiliyor.
Dayım, anısını anlatmaya devam ediyordu. Bir ara dalgınlığım çok belli olmuş olmalı ki, seslendi. “Ne düşünüyorsun?” Öyle sordu ki, sanki kendisini anlayan biri vardı karşısında. Geçen onca sıkıntılı yılını anlayıveren ve bu anlayışı bir bakışıyla paylaşıvereceği birini bulmuştu sanki. Anısının bütün komik taraflarını bir tarafa bırakmıştı. Yaptığımız şey bir kenarda kalmıştı. Yüz hatları düştü. Gözleri yere kaydı. “Ne düşünüyorsun?” diye, yineledi. Toparlanamazdım çünkü, sorduğu şeyi düşünüyordum. (En azından, öyle olduğunu sanıyordum.) Kravatımı yavaşça çıkardım, doğrudan yüzüne bakıyordum. “Bir ömrün daha olsa?” diye sordum. Küsmüş bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Gözleri daha bir çukurlarına kaçtı. “Komiser Mustafa, diye anılacağım değil mi? Başka da bir şey olmayacak insanların dilinde. Komiser Mustafa! Üniformayı giydiğim gün kaybettim ben sizi.” Hayır, işte bunu yapamazdı. Kendini kaybedilmiş bir aile üyesi gibi görmeye hakkı yoktu. “Hayır, dayı. Düşündüğün gibi değil. Bu başka bir şey. Eksilen şey sen değildin. Başka bir şeydi, bambaşka, senin ve benim suçum olmayan başka bir şey.” Gülümsemesini kesti, yapmacık bir ciddiyetle, “Komiser dayını yazarsan kulaklarından asarım seni!” dedi. Yazamadım zaten, beceremedim.

9 Mayıs 2008 Cuma

BAHAR MANZUMESİ


Bu yazıyı dinleyebilirsiniz.




BAHAR MANZUMESİ

Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.

Hatırla şimdi!
Bir sabaha uyanıp da sabaha uyanmadığını düşünmek nedir?
Suyun sahipsizliği mi, ormanların gümbürtüsü mü,
Yoksa bir kuzgunun çığlı mıdır
Seni böyle tedirgin eden?
Kelebeklerin kartala dönüştüğü yeni kıtadan haberler getirdim sana.
Önü alınmaz bir ruh bırakmış geride
Atını bırakmış, yayını bırakmış, özgürlüğünü bırakmış.
Uzun saçları yağ içinde oğlan çocuğu bırakmış
Sen elinden tut, diye.
Bu dağları yine susuz görürsen İbrahim'i çağır,
İsmail'i çağır, Hacer'i çağır!
Gohgloyeh'i çağır ateş gözleriyle su bulsunlar sana.
Esneyen çocuk, gözleri dalgın,
Ataların, bizim değil bu toprak çocuklarımızdan ödünç aldık, demişlerdi
Geronimo! Apaçilerin lav püskürtüyor göklerden.

Bu dağları yine susuz bulursan kanla doyur demiştin.
Geronimo! Bağdat'a gel.
İstanbul'a uğra gelirken, Sierra Madre'nin eteklerinden topladığın bir avuç militanla.
Şu gözlere bak kadın!
Baharın bütün çiçeklerini sana sunmaya hazırım.
Çocuklar sunmaya hazırım.
İnce, soğuk, ayaz sular bulmaya hazırım.
Şehirlerin şişmiş karnını indirmeye hazırım.
Şu gözlere bak kadın!
Sarı bir hastalıkla necis şeyleri andırıyorlar.
Dağlara bak kadın.
Bebeklerini gömen diğer kadınları duy!
Bir bebek çığlığı duy dağlardan.
Geride kalan ihtiyarların güneşe bakan gözlerinde bu hayatı.

İspanyol ordularının zafer taklarıyla süslenmemişse evim
Onların dilini konuşmuyorsam hala, inadına.
İspanyol kılıcı değmemişse sana
Bir, Selahaddin'e şu bahçenin küçük bir çiçeğini borçlusun
Boyun bükerek ve eğilerek toprağına bırak.
İki, Geronimo'nun uzayan saçlarını tara!

Bu rezil bahar istilası,
Bu çiçek salgını, bu kuş bombardımanı
Bu bu... hayasız gerilim.

Hu hu komşu komşu, oğlun geldi mi
Gelmedi. Dolayısıyla sana da bana da kara kediye de hediye getiremedi.
Bir slayer gürlemesinde toprağa karıştı.
Komşu, üzülme!
Benim oğlum da gelmedi.
Yüksek vatlı bir hoparlörün dibine, beyaz bir zehrin içine,
Renkli bir kutunun önüne gömdük onu da.
O da incik boncuk getirmedi dünyaya.
İnek bile dağlara çıktı, bizim oğlan kente kurban oldu.

Çocuk, baharı sana tasvir edeyim:
Yaşamaktır o, yeniden.
Bastığın toprağın yenebilecek kadar yumuşak olmasıdır.
Kızların sularda saçlarını taramasıdır.
Coşkunluktur.
İğde kokularıdır, hanımeli kokan gecelerdir.
Çocuk, baharı tasvir edeyim sana:
Bir gün yeni kıtanın efendileri çiçekleri kopardılar
Apaçi dedi ki: Apaçi artık dağların üstüne yıkılmasını istiyor.
Apaçi ölmek istiyor.
Bütün bunlar bir bahara rastladı.
Seni tanımam da öyle.

Kadın, seni tanımam da bir bahar vesilesiyledir.
Bir yılanı emziriyordun.
Arılar süt kokusuna gelmişti.
Başına toprak saçtın yeni gelenleri kovmak için.
Eline erkek eli değmemişken, nasıl olur da bir yılanı doğurdun, diye sormuştum.
Erkeklerimiz de doğurgandır artık demiştin.
Doğurgan, nazenin, alıngan, uslu, bizim gibi.
Ey nazlı kadın, seni tanıdığım gün sevdim.

Gel, kentlerde göçmüş evlerimizi onaralım.
Alt yapı sağlam değilse
Üstüne oturalım, damına çıkalım dünyanın.
Yine ihtiyarlar peyda edelim
Buralara gömmek için.
Adına Şaban deriz, Süleyman deriz, Mülayim deriz, İsmail deriz...
Çocuklarımızdan önce ihtiyarlarımız olmalı.

Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.
 

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Ne Diyeyim Sana

NE DİYEYİM SANA
Şekillerin ne önemi var?
Göz çukurlarında ateş taşıyan ama taşıdığı ateşin kendisine sirayet etmeyeceğinden emin olan bir güzel... Elleri erik çiçeğini andıran, her dem suyun üstünde yürüyen, ay yüzünü kaldırıp bir kez etrafına ışık saçmayan bir güzelle karşılaşmadım hiç.
Hele sesini saklamış kaç güzel tanıdım şimdiye dek? Güzeller seslerini saklayamazlar, aslında onlara en çok yakışan hal, susmaktır. Susmak gibi endam mı olur bir güzelde? Elime geçen bütün aşık olma fırsatlarını kaçırmış biri olarak nice güzeller gördüm. Hiç birini sevmedim. Bir kediyi sevmek ihtimalimin yanında bir güzel sevmek ihtimalim olmadı hiç.
Dişi ağrıyan biriyle muhabbet etmediyseniz bilmezsiniz, güzelle konuşmak öyle bir şeydir. O, dişi ağrıyan biridir; sürekli muzdarip. Ağrı nöbetlerinin yoklamadığı onar dakikalık demleri vardır gülümseyen ve onun, o anki yüzü az sonra gelecek bir başka ağrı nöbetiyle endişenin nadasa bıraktığı çorak bir tarladır. Bütün bakışlarınızı kök salamadan çürütür.
Yaşın ne önemi var?
Otuz beş yaşını süren bir dilberin cilve naz salınışları, ömrünüzün hangi çeyreğinde olduğunuzu unutturmaz da ne yapar ya? Dalında tomurcuklanmış bir yaprağa şefkatle dokunduğunuz o ilkbahar günlerini anımsayın haydi. Şehvetin asla yöresine yaklaşamadığı sonbahar yağmurlarını da anın. Az önce uyandığınız rüyanın getirdiği o, masum, anlatmaya, yorumlamaya kıyamadığınız, bir ömür uykuya razı ve fakat o rüyadan bir milim bile uzakta olamayacağınıza olan inancınızla tekrar yumduğunuz gözlerinize de bir mana verin. On yaşında yahut altmış yaşında görülmez bu rüyalar. Yaşın ne önemi var?
Fakat aşkın ne önemi var?
Durgun bir yaz öğlesinde hala dost arıyorsanız kendinize, gerçekten, aşkın ne önemi var? Fettan bir beladır aşk, her dem dost her dem düşman. Fakat, güneşin yakıcılığında saklanmış türlü şifalar vardır, karıncaların kaynaşmasında türlü hayaller. Parkların, midenizi deşen tuhaf renkli çaylarında saklı kalmış nice sıcaklıklar vardır, aşıksanız. Ve, aşkın ne önemi var, göz önünde eriyip güneşe karmamış ama kuytuların serin gölgelerini tatmışsanız. Yine, dostunuza ikram etmeye utandığınız o bardağı, güle “şerefe” diye kaldırmamışsanız...
Güzelliğin on para etmez, bu bendeki yoksulluk olmasa.
Ben ki, güzele de güzel demem, süzdüğü gözlerinden yaşlar dökmezse. Hani der ya, “... anlatayım: Evvela adamım yani sirk hayvanı filan değilim. Burnum var, kulağım var; pek biçimli olmamakla beraber...” (Orhan Veli) Dedim ya, güzelliğin on para etmez, bu bendeki yoksulluk olmasa. Şu sendeki güzellik var ya, diyorum ki, hiç aşık olmadım. Hiç yaşamadım da bilmem kaçıncı yaşımdan sonra.
Kış vakti, pencere önünde soluyan hastalıklı kadınların var olduğuna inanırım nedense. Sokaktan geçip giden ve peşi sıra dev gölgelerini sürükleyen adamlara takılı kalır gözleri, hayalimde. Yaz olsa, açık pencereden dalgalanan yüzlerini görür gibi olurum yahut çocukların oyunlarına dalmış gözlerini hayal edebilirim. Seksek oynayan –oğlanların da seksek oynadığına inanın- çocukların yandıklarını ilk onlar görürler. Ben böyle birine aşık olmuştum, saklamıyorum. Bir pencere de bana nasip olacağını nereden bilebilirdim ki, aşık olma demlerimin geçtiğini düşündüğüm bir zamandan sonra?

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Röportaj: Göksel Özçınar

Röportaj: Göksel Özçınar
Mustafa Uysal: Kendinizi tanıtır mısınız?
Göksel Özçınar: İsmim Göksel Özçınar, 26 Ocak 1964, Kütahya doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Kütahya’da yaptım. Beş yaşımdan beri de çalışıyorum.
M.U.: Kütahya’da bir firmanız var. Madeni yağ, gres yağı, sanayi yağı üretiyorsunuz. İşletmenizi nasıl kurdunuz, kuruluş fikri nasıl oluştu?
G.Ö.: Ben 1977’den beri sektörün içindeyim fakat tabi bizim yaptığımız çıraklık … Sanayide yabancı şirketlerin bayiliğini yapan toptancı bir firmada çalışıyordum. 1987’de askerliği yaptıktan sonra da Kütahya’da kendi iş yerimizi açtık. Bugünkü parayla 2000 dolar sermaye ile başladık.
M.U.: Üreterek mi başladınız, satarak mı?
G.Ö.: Yok, satarak. Al-sat yaparak. 1991 yılına kadar al-sat yaptık. O zamanlar bayilikler aldık, piyasada boşluklar vardı. Boşluğu iyi değerlendirdik. 1991’de İzmir’de küçük çaplı, dört ortaklı üretim tesisi kurduk. Orası bizim için bir staj oldu. Şirketin büyümesi konusunda üretim tesisindeki ortaklarımızla anlaşamadık. Biz büyütmek istedik ,ortaklar riske girmek istemedi. 2000 senesine kadar İzmir üretimi devam etti. 2001 senesinde biz Kütahya’da üretim yapmaya karar verdik. Tabi bu arada geçen süre içerisinde yabancı petrol şirketlerinin bayiliklerini yaptık. Madeni yağ al-sat işlerini yaptık, bölge bayiliklerini yaptık. 2001 senesinde Kütahya’da küçük çaplı, bölgesel üretime girdik, fakat kısa sürede kalite ve fiyat avantajlarıyla birlikte bayilikleri olan arkadaşlarımızın da destekleriyle Türkiye çapına yayıldık.
M.U.: Şu anda işinizin geldiği konum itibariyle bölgesel değilsiniz, Türkiye çapında satış yapabiliyorsunuz. Bu başarıyı nasıl özetleyebiliriz? Yani Kütahya’da üretim yapıp Türkiye çapında satış yapan bir yer. Genelde biz bunu İstanbul gibi büyük şehirlerde düşünürüz.
G.Ö.: Eskiden bizim Kütahya’daki insanlar mal almak için İstanbul’a giderlerdi artık İstanbul’dakiler Kütahya’ya geliyorlar.Şimdi bizim en büyük prensibimiz, kaliteden taviz vermemektir. Yeri geldi para kazanmadık, zarar ettik kaliteden kesinkes taviz vermedik. Ürünümüzün arkasında olduk.
M.U.: Yani uluslar arası ürünlerle kıyaslanabilir kaliteniz.
G.Ö.: Şu anda fiyatlarımız, diğer yabancı şirketlerin fiyatlarına oranla, yaklaşık yüzde otuz-otuz beş civarında düşük.
M.U.: Pazar olarak bütün Türkiye, diyorsunuz. Kütahya ürününüzü nasıl karşıladı?
G.Ö.: Kütahya’daki bizim esnaf arkadaşlarımız desteklediler ürünlerimizi. Fakat tüketiciler Kütahyalı bir firmanın tutup da böyle bir ürün üretebileceğine inanamadılar.
M.U.: Zor ama inanmaları.
G.Ö.: Almadılar. Bunun içine Tavşanlı’daki al-sat şeklinde çalışan müşterilerimiz de dahil. Müteahhitlerin çoğu fiyatlarımız ucuz olmasına rağmen yağlarımızı almayı tercih etmediler , yani ürünümüze güvenemediler. Bu yüzden biz de gurur meselesi yaptık. Kimseye gidip de bizim malımızı kullanın demedik. Bunları Kütahya için söylüyorum yalnız.
M.U.: Burada reklam faktörü ön plana çıkıyor sanki. İnsanlar daha çok gördüklerini, duyduklarını daha çok tercih ediyorlar.
G.Ö.: Şu an Türkiye’deki tüketicilerin çoğu, müteahhitler, halk , markaya para ödüyor. Bizim en büyük avantajımız biz yabancı petrol şirketlerin malını satmıyoruz, onların kültürünü biliyoruz, stratejilerini biliyoruz. bütün eksiklerimizi tespit ettik. On yıllık plan yaptık. Hedefimizde dedik ki; “Sektörde Türkiye’nin en büyük firması olmak istiyoruz”. Belki o an için hayaldi, karar verdiğimiz an. Başlangıçta üç yıllık, beş yıllık on yıllık plan yapmıştık. Şu an on yıl için hedeflediğimizi sekiz yılda yakaladık.
M.U.: Hemen hemen sıfırdan böyle bir yapılanmaya girdiniz. Yani çok küçük bir işletmeden böyle büyük bir işletmeye hatta Türkiye çapında ilkleri hayal eden bir aşamaya geldiniz. Böyle bir başarıyı yakaladınız. Çevrenizde ne gibi değişiklikler oldu? İş anlamında söylüyorum. Artık o günkü esnaf değilsiniz, iş adamısınız. Kişiliğinizle birlikte olan değişimi de sorayım.
G.Ö.: Biz mütevazı olmaya çalıştık. Kütahya’da, ilçeler de dahil bir alışkanlık var; para kazanmaya başladıkça insanın önce oturuşu, kalkışı, etrafa bakışı değişir ve etrafı küçümsemeye başlar. Bizde öyle bir olay yok. Yirmi yıl önce neysek şu an da aynıyız.
M.U.: Şunun için de soruyorum bunu, o günkü esnafın dar kapsamlı penceresi bugünkü iş adamının geniş penceresi…Kişisel gelişiminizi de çok etkilemiş olmalı.
G.Ö.: Elbette, o zamanki dünyaya bakış açımızla şimdiki dünyaya bakış açımız çok farklı. İlk başladığımızda iş yerimizde Kütahya haritası vardı , aradan iki sene geçti, Ege Bölgesi haritası , aradan iki sene daha geçti Türkiye haritası , şu an Dünya haritası yer alıyor artık duvarlarımızda ve hedeflerimizde…
M.U.: İhracatınız var mı artık?
G.Ö.: Biz, büyük firmalara fason mal da yapıyoruz. Fason yaptığımız ürünler 30’a yakın ülkeye gidiyor. Kendi markamızla da gidiyor. (Özçınarlar Otomotiv Gres ve Endüstriyel Yağlar- Oksello) Resmi kurumların ihalelerine de giriyoruz yüklü miktarda. Zaten çoğunu da aldık.
M.U.: Artık Kütahya da size güveniyor.
G.Ö.: Geçen hafta İstanbul’da Motoshow fuarındaydık CNR’da. Kütahyalı motosiklet parçası satan firmalar da geldi.İlk defa görüyoruz, dediler. Kütahyalı tüketicinin, Kütahya’da ne üretildiğinden haberi yok. Mesela bizim sektörde Antakya’sından Ardahan’a,İstanbul’a kadar bizi biliyor fakat Kütahyalı bizi bilmiyor.
M.U.: İtiraf etmem gerekiyor ki, Kütahya’da madeni yağ üretilebileceği benim aklıma bile gelmezdi. Siz böyle bir şeyi başarmışsınız. Böyle bir şeyi, var olan bir şeyi konuşuyoruz şu anda.
Size dergimizin formatı gereği, diğer insanların da bundan faydalanabilmesi adına, başka bir şey sormak istiyorum. İnsanlardan bazıları da, aynen sizin yaptığınız gibi, üretmek ve büyümek istiyorlar. Siz onlara ne tavsiye ediyorsunuz?
G.Ö.: En büyük tavsiyem, kendilerini eğitecekler, geliştirecekler, gezecekler. Kendi sektörlerinde hedef koyacaklar. Diyelim leblebi üreticisi… Türkiye’deki en büyük kuruyemiş üreticisi kim? X firması. Önüne onu veya dünyadaki başka büyük bir firmayı koyacak. Küçük bir atölye de olsa böyle hedefleri olacak. Hedefsiz yola çıkmayacak. Hedef hayal de olsa. Hedefe varmak için şartları ortaya koyacaklar. Bir defa kesinlikle kimse moralini bozmayacak. Türkiye’de kriz de olsa biz Kütahya’da hiç moralimizi bozmadık. Soranlara da, işimiz kötü olsa dahi, işimiz iyi, dedik.
M.U.: Yani illa bir hedef olacak?
G.Ö.: Hedefsiz kesinlikle yola çıkılmaz. Bir de hakikaten kendi konusunda uzman danışmanlara para verecekler.
M.U.: Ben bilirim, anlayışını kıracaklar yani.
G.Ö.: Ben bilirim, anlayışı bitmiştir. Biz, kaç yıl oldu, işte ne kadar tecrübemiz var, yeni öğreniyoruz.
M.U.: Bir söz vardır: Akıllı insan aklını kullanır daha akıllı insan başkalarının da aklını kullanır. Biz bunu hayata geçiremedik sanırım ticarette.
G.Ö.: Evet çok doğru.Bir de en büyük eksikliğimiz, bizde bir araya gelme kültürü yok.
M.U.: Tavşanlı açısından söylersek, olumsuz örnekleri de var ama.
G.Ö.: Ortaklık yönünden değil. En azından fikir danışma yönünden. Biz burada en alttaki personelden en yukarıdaki personele kadar herkesin fikrine açığız. Şirketimde yazı astım. “En çok öneri getiren personelimize ödül verilecektir.”
M.U.: İlginç bir uygulama. Peki, yeniden üretmek zorunda kalsaydınız ne üretirdiniz, etrafınızda başka ne gibi fırsatlar görüyorsunuz?
G.Ö.: En büyük fırsatlardan birisi olarak, Tavşanlı’daki kuruyemiş var mesela. Kuruyemiş cirosu Türkiye’de çok ciddi bir rakam ve bunun kaymağını üç tane firma yiyor. Bu işin hamallığını Tavşanlı yapıyor. Mesela kuruyemiş işini yapardım.
M.U.: Büyük bir fırsat olarak görüyorsunuz?
G.Ö.: Çok büyük fırsat. Şu an hala geç kalınmamıştır. Kuruyemiş sektöründe hakikaten 1 Milyar dolara yakın bir ciro var. Bu işin kaymağını işte üç tane firma yiyor. Tavşanlı hamallık yapıyor. Tavşanlı’nın marka olması lazım. Pazarlayamıyor. Ürünü pazarlayacak. Pazarlayamıyorsa bu işin uzmanları var. Biz uzmanlarla çalışıyoruz. Yani sizi ulusal bir marka yapan firmalar var. Danışmalar var, paraya acımayacaksınız. Bugün ben kazanıyorum, ev aldım, dam aldım, arsa aldım olayı yok. Yani kazanılan para işe yatırılacak. Kütahya’daki en büyük hata bu. Kazandığı parayı insanlar işe yatırmadığı, gayrı menkule yatırdığı için Kütahya ve ilçelerindeki firmalardan çoğu büyüyemedi. İşten kazandığını işine yatıracak, piyasayı takip edecek.
M.U.: Sizin gözünüzde girişimci nedir, kendinizi girişimci olarak görüyor musunuz?
G.Ö.: Evet, kendimi girişimci olarak görüyorum. En çok yaptığım şey, ayda 20 gün dışarıdayım. Yurt içinde ya da yurt dışında, sürekli geziyorum. Piyasayı araştırıyorum, kendi sektörümüz olsun olmasın. Bir yıla kadar İstanbul ayağımız yoktu. İstanbul ayağından sonra bir defa bizim dünyaya bakış açımız çok değişti. Yani bugüne kadar yaptığımız ticaret, işin gerçeği ticaret demeye bin şahit lazım. İstanbul ayağı bizi çok geliştirdi. Bunun ücreti var, bedeli var ödedik. Baktık, Türkiye’deki en iyi firmalar kimler, nasıl başarmışlar? Onların hep analizini yaptık. Kütahya’da da en büyük desteği Sn. Nafi Güral’ dan alıyoruz. Zaten şirket markamızın isim babası da Sn. Nafi Güral’dır. Takıldığımız noktada sürekli danışıyoruz, sürekli araştırıyoruz, riske giriyoruz, cesaretliyiz. Yapamayız, edemeyiz, kelimeleri bizde yok. Başaramayız kelimesi yok.
M.U.: Geziyoruz, diyorsunuz. Herkes geziyor. Girişimci ile gezginin arasındaki fark o galiba.
G.Ö.: Herkes yurt dışına gezmeye gider. Biz de önceden giderdik. Şimdi değişti ama. Şimdi iş amaçlı gidiyoruz. Çantamızı alıp pazarı geziyoruz. Sektörümüzle alakalı marketleri geziyoruz, kim ne yapıyor ne ediyor… Dört buçuk ayda 17 ülkeye gittim. O kadar çok şey değişti ki kendimizin yanında etrafımızda iş yapan arkadaşlarımıza da faydamız olmaya başladı. Yönlendiriyoruz.
M.U.: Girişimci aynı zamanda çevresindekileri de geliştiriyor.
G.Ö.: En büyük zekat bilgi zekatıdır. Biz bilgimizi paylaşıyoruz. Kütahya’daki büyük eksiklerimizden birisi de sosyal faaliyetlerden kaçınıyoruz.
M.U.: Bilgiye para harcamadığımız için belki de gelişemiyoruz.
G.Ö.: Para yatırmadan bir şeyler kazanma şansımız yok. İki sene içinde danışmanlara ödediğimiz ücret 200 bin lirayı geçti. Şirketimizi, personel başta olmak üzere, eğitiyorlar. Kurumsallaşmayı bilmiyoruz. Şirket sahipleri, iş sahipleri olarak çekmecemizi bırakacağız. Biz kasamızın başından ayrılmıyoruz. Bizden sonra gelecek çocuklarımızı iyi eğitemiyoruz. Hazıra alıştırıyoruz, güvenmiyoruz. Artık güveneceğiz.
M.U.: Kendine güvenle başlıyor başkasına güvenmek belki de. Gençler için sormak istiyorum. Onlar da üretmek, büyük adam olmak, büyük işler yapmak istiyorlar. Özellikle sizi temel alarak soruyorum, bunlar için çok mu özel yeteneklere sahipsiniz, çok iyi fırsatlar mı elinize geçti yoksa hayal mi kurdunuz? Ne yaptınız da bu hale geldiniz?
G.Ö.: Çok hayal kurarım. Hayal kurmadan başarı elde etme şansınız yok. İlk defa ticarete sanayi sitesinde, küçük dükkânda başladığımız zaman en büyük hayalim “Türkiye’deki en büyük firma olabilir miyim?” şeklindeydi. Bayi olarak, satıcı olarak.
M.U.: Bu hayalinizi gerçek dışı, çok uçuk kaçık bulanlar vardı. Nasıl üstesinden geliyordunuz?
G.Ö.: Çok, çok. İlk başladığımız zamanlar sabah 8 gece 2’ye kadar çalışıyordum. Fedakârlık yaptık. Evimizden fedakârlık yaptık. Bizim Kütahya’da bir tabir vardır, minareyi kaybetmeyeceksin. Yani adamın, sabah işi akşam evi veya çarşı… Üçgen vardır böyle. Ev, iş, çarşı... Bizde o yok. Hedefe nişan aldığınız zaman tetiği çekeceksiniz.
M.U.: Çok büyük bir hedefe nişan alıyorsunuz vurulan hedef ona nazaran küçük olsa bile ilerleme oluyor.
G.Ö.: Şu da var. Her insanın hayatında başına talih kuşu konar. Küçük veya büyük. Siz kafanızdaki kuşu pisletecek diye kovarsanız o kuş kaçar. Nişan aldığınız zaman hedefi on ikiden vuracaksınız. En büyük şey de aslında o, inanmak lazım. Bu işi başaracağım, demek lazım. İki üç sene kadar önce elamanlarıma bahsettiğim zaman hayallerimden, sesli olarak demediler ama içlerinden belki de inanmadılar. Ama şu anda inanıyorlar. Görüyorlar. Sanayi sitesinde küçük bir perakende dükkânından şu anda Türkiye’nin en büyük beş firmasının içindeyiz. Artı bazı ürünlerde Türkiye’de en büyük hammadde tedarikçisi olduk.
M.U.: Türkiye’nin bir gerçeği var, insanlar memur işçi gibi garanti yolları seçiyorlar. Kendi işini yapmak fikri ile garantiye oynamak arasında nerede duruyorsunuz?
G.Ö.: Askerliğimi yaptım, kardeşimle beraber küçük bir dükkan açmadan evvel, babam ısrarla dedi ki, şurada iş var oraya gir maaşla çalış. Dedim, ben çalışmayacağım. Riske girdim. Küçük de olsa kendi işimi yapacağım, dedim. Öyle girdik biz. Bir karar vermemiz gerek, yöneten mi olacağız yönetilen mi olacağız? Paramız da battı, para da kazandık ama hiçbir zaman yapamam, edemem, üretemem, bulamam… Aklımızın ucundan bile geçmedi. Biz başaracağız, dedik.
M.U.: Sosyal yaşantınız nasıl?
G.Ö.: Her zaman etrafımızdakilere örnek olmaya çalışıyoruz. Bilgi desteği sağlamaya çalışıyoruz. Şu an benim sekiz tane sivil toplum örgütünde yönetim kurulu üyeliğim var. Ticaret odası, Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu var, beş bin üyemiz var. Orada yönetim kurulundayım. Türkiye’nin en büyük Madeni Yağ Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Bir defa bizim buralardaki sivil toplum örgütlerine girmemiz lazım. Her yeni girdiğimiz sivil toplum örgütü, yeni arkadaşlar edinmemize yarıyor, yeni çevre, yeni fikirler sağlıyor. Mesela ben cumartesi günü, günü birlik Antakya’ya gittim geldim İstanbul’dan uçakla. Toplantıya katıldık geldik. Hayatımda Antakya’ya gitmemiştim. Orada etrafıma baktım, hakikaten güzel işler var. Onları yakaladık. Daha ne yapabiliriz, ne yakalayabiliriz artık onları arıyoruz. İmkânları arıyoruz.
M.U.: İş adamları genelde çok yoğun olurlar. Bütün bunların dışına çıkıp sorayım, kendinize vakit ayırabiliyor musunuz? Spor yapabiliyor musunuz en azından?
G.Ö.: Kendime zor vakit ayırıyorum. Aileme bile zor vakit ayırıyorum. Artık mümkün olduğu kadar ailemle gitmeye çalışıyorum seyahatlerime. Öbür türlü eve bile ayda on beş gün on gün ancak giriyoruz. Üretime girdikten sonra üç sene en büyük desteği eşim verdi. Hedefimiz büyük. Önce ülkemiz, diyoruz biz burada.
M.U.: Şu anlayış var: Benim iki ya da üç çocuğum var onlara ev, araba, arsa bir de küçük bir iş bırakırım yeter.
G.Ö.: Türkiye’yi büyüteceğiz. Motive eden olay şudur, Türkiye’yi seveceksin, bayrağı seveceksin. Firmalar işçi çıkarırken biz, kaç tane daha eleman alacağımızın hesabını yapıyoruz, yetiştiremiyoruz.
M.U.: Her üreticinin işçiye ihtiyacı var. Kalifiye eleman ihtiyacı özellikle var.
G.Ö.: Şu an Kütahya’da en büyük sıkıntı kalifiye eleman.
M.U.: Gençlere ne tavsiye ediyorsunuz? Onları liseyi bitirip üniversiteye gitmek istiyorlar ama çoğunun hayali gerçekleşmiyor. Kalifiye eleman nasıl olunur?
G.Ö.: Benim buradaki şoförüm üretim müdürü oldu. Depocum fabrika müdürü oldu.
M.U.: Biraz da tecrübe ve sabır galiba.
G.Ö.: Sabredecekler. Sabırsız insanlarız. Mesai veriyoruz, mesaide kalmak istemiyorlar. Paraya ihtiyacı var ama mesaide kalmak istemiyor. Sabredecekler, bugün buraya işçi olarak girdim, işçi kalacağım diye bir olay yok. Dediğim gibi, şoförüm burada müdürlük yapıyor. Bildiğimiz kamyon, servis şoförü ama kendini yetiştirmiş. O işte kendimizi geliştirmeliyiz. Bir de işletme sahiplerine tavsiyem: En büyük yatırım insana yatırımdır. Her tarafa para yatırıyoruz, kendimize para yatırmıyoruz. En büyük yatırım insanın kendine yapacağı yatırımdır. İkincisi ailesine yapacağı yatırımdır. Çocuklarımızı kursa, eğitime, yabancı dil eğitimine göndermemiz lazım. Çocuklarımızı en iyi şekilde eğitmemiz lazım.
M.U.: Gelişim aşaması bir üreticinin çok sıkıntı yaşadığı bir aşama olmalı, bu aşamada olan üreticilere neler tavsiye edersiniz?
G.Ö.: Şu an faaliyetleri duran dört tane şirketimiz var. İkisi üretim yapıyor ,birisi AR-GE teknoloji şirketi bir tanesi de pazarlama şirketi. Sıkıntımız, gerçi her yerde aynı sıkıntı var, personelin tam inancı yok. Kendilerini işe veremiyorlar. Personelimizin hepsinin bilgisayarında internet var, açtık, araştırın dedik. Paraya acımadık, eğittik, eğitmenler bulduk. Araştırmayı öğrettik.
M.U.: Personelle ilişkileriniz nasıl?
G.Ö.: Patronluktan ziyade herkesle arkadaş gibiyiz. Depocusundan en üst düzey personeline kadar. Tabi patronluk yapacağımız zamanı da biliyoruz. Sistem çalışıyor insan değil.
M.U.: Bunun için bir yerden yardım aldınız mı?
G.Ö.: İstanbul’daki danışmanlık şirketlerinden sürekli eğitim desteği alıyoruz. Üretim olsun, Ar-Ge olsun, muhasebe olsun, pazarlama olsun, marklaşma olsun… Başarıya nasıl ulaşabiliriz? Sürekli bize bilgi desteği sağlıyorlar. Bir de şöyle bir şey var: Başarılı firmalara soruyoruz yani, siz bu işi nasıl başardınız? Diyoruz. Bilmemek ayıp değil. Öğreneceğiz. En ufak şey de hiçbir şeye acımayız, gider, bakar sorar geliriz.
M.U.: Kütahya’da yatırıma devam edecek misiniz?
G.Ö.: İkinci yatırımımıza başlayacağız. İkinci Organize Sanayiden 55 dönüm yer aldık. Orada yaklaşık 30 bin metre kapalı alanda üretim tesisi yapacağız. Bu sene temel atacağız.
M.U.: Tavşanlı için ileriye dönük bir yatırım planınız var mı?
G.Ö.: Organize Sanayide problem çıkmıştı oradan alamasaydık Tavşanlı Organize Sanayiye kuracaktık yatırımımızı. Mesafe aynı, burası da 15 dakika orası da 15 dakika. Zaten bizim bir ucumuz da Köprüören’ de.
M.U.: Bir üretim felsefeniz var mı? Üretiyorsunuz, para kazanıyorsunuz, daha çok üretiyorsunuz daha çok kazanıyorsunuz. Nihai amacınız nedir?
G.Ö.: Eskiden üretmek çok zordu. Para bulmak çok zordu. Şu anda en kolay şey para bulmak ve üretmek. Zor olan malın pazarlanması ve Ar-Ge. Sürekli kendimiz geliştirmek zorundayız. Yeni ürünler bulmak zorundayız. Rafta bizim bir farkımız olması lazım.
M.U.: Sadece üretmek yetmiyor yani?
G.Ö.: Rekabet çok fazla piyasada, her sektörde. Müşteri sizi tercih edecek… Ama kaliteyi tercih edecek ,ama fiyattan tercih edecek, ama ambalaj tercih edecek… Bir farkınız olması lazım. Bunun için de Ar-Ge’nin çalışması lazım, pazarlamanın iyi çalışması lazım.
M.U.: Herkes Türkiye ekonomisi ile ilgili bir şeyler söylüyor. Sizin ekonominin şu anki durumuna ve geleceğine bakışınız nasıl?
G.Ö.: Şöyle söyleyeyim, şu an iş yapan firmalar, küçük veya büyük, şapkalarını masanın üstüne koymaları lazım. Bundan sonra çok yabancı firma gelecek Türkiye’ye. İyi markalar gelecek, dev firmalar gelecek. Biz burada kendi işimizi geliştiremezsek, Ar-Ge’mizi kuramazsak, üretimimizi yenileyemezsek – yarın bir gün bir sürü kanunlar gelecek- sen burada mesela leblebi üretemezsin, diyecekler. Bunların şimdiden alt yapısını hazırlayıp çözmeye başlamazsak yarın mal üretemeyiz, yarın mal pazarlayamayız. Bugünün patron çocukları yarın işçi olarak bir yere girerler. Şu andan tedbir almazsak ekonomimizin geleceği pek parlak değil. Artık ev alma, arsa alma, gayrı menkul alma devri geçti. Dahası, onları satıp kendi işimize yatırmak mecburiyetindeyiz. Biz iki yıldır, bugüne kadar elde ettiğimiz bütün gayrı menkulleri satıp işimize yatırdık. Bütün bu eksiklerimizi süratle tamamlamamız lazım. Çünkü artık kazanarak yapma çok zaman alacak. Oturarak kazanma devri bitti. Koşturarak kazanma devri başladı. Artık eski karlılıklar yok. Rekabet çok fazla.
M.U.: Artık esnaf mantığı değil iş adamı mantığı olacak ki, küçük esnaf kalmayacak.
G.Ö.: Bir çok büyük alışveriş merkezi başlamak üzere Kütahya’da. Bunlar başlayınca Kütahya’dan olsun Tavşanlı’dan olsun, esnafın kasasına giren paralar buralara girecek. Ne olacak? İşsizler ordusu…
M.U.: Çok teşekkür ederim Göksel bey sorularımıza zaman ayırdığınız için.
G.Ö.: Ben teşekkür ederim.

2 Mayıs 2008 Cuma

ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM

ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM

Artık niçin şiir yazamadığımı kendime sorduğumda karşıma ne gibi cevaplar çıkıyor? Bir kere illa şiir yazmak zorunda değil insanoğlu. Bazılarının yazmasıyla diğerlerinin üzerinden bu yükümlülük kalkıyor. Farz-ı kifaye gibi yani. Tuhaf mı oldu; bence de.

Yeryüzünde şiir olmasaydı mutlaka onu uzaydan bulurduk.

Ne zaman şiir yazmaya kalkışsam, içine romantik olmayan –ki şart değildir- unsurlar bolca giriyor. Gönlüm bunu kabul etmiyor.

İçinden azgın atların geçtiği şiirler vardır; yüreğimi kıpır kıpır ederler. Şimdi, onları yazamayacaksam niçin şiir yazayım. Soru cümlesi sayılmasın bir önceki cümle!

Yazacağım şiirler, ıssız dağlardaki kartal çığlığı kadar ürpertici olmalı. Önce beni ürpertmeli; yüreğimi. Sonra, genç kızlara umut vermeli güzel çocuklara dair. Aşk ki soysuzdur aramızda.

Öyle şiirler yazmalıyım ki içinde sorular anlamsız kütükler gibi kalmalı. Ta ki o kütüğüm içinde bal bulana kadar. İçinde bolca da yalan olmalı, yalansız şiiri neylesin ademkızı.

Ki yazarım; vallahi yazarım. Biri çıkar benzetmez şiire, katili olurum bir şiirin daha.

Akşamın doruklarında aya karşı ulur gibi şiirler de yazabilirim. Uluduğumu hissetmez hiç kimse. Ben ulurum, onlar dinler fakat uluduğumu sanmazlar.

Ankara havasında oynar gibi hisler de katabilirim hemen ardından. İnsanlar kollarını açmak isterler, dönmek isterler lakin önce kollarını kırmaktır niyetim bir şiiri yazarken.

Uzun saçlarımdan kavrayan düşman askerlerini –genellikler amerikan askeridir- resmeden dizeler olur kağıtta onu yüreğe indirmeden orada söndürebilirim. Bunu yapabilirim. Hatta elinde kafa derisi tutan barbar bir kavmin haritasını silebilirim.

Çiçeklerin narin kanatlarını kelebeklerden saklayabilirim kıtalar boyunca. Günlerce vahadan uzak tutabilirim bir bülbülü şiirimde. Bütün bunların yanında şiirimi gözyaşımla da süsleyebilirim. Erkek şairin utancını gizlemeyi de becerebilirim yani.

Şair! Gençliğim sermayeyi ömrüm değil bilesin. Ölüm her an gelebilir. Ki senin de sermayen değil içindeki kuruntular.

Şimdi ben bütün bunları yazsam ne gerekir? –İşte bu soru cümlesidir.- Gerekmez hiçbir şey. Varlığım şiirdir zaten. Gökyüzüne bakarım, yüzünü görürüm kelimenin.

ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN


ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN

Selam bizden.

Selamlar, izniniz nasıl geçti?

Soru işaretini unutmadığınız için teşekkür ederim.

Alemsiniz doğrusu.

Evet, ben de alemden bir parçayım.

Güzel. Alemlerin parçasına konuşmak da ayrı bir duygu.

Okunuz mu?

Neyi efendim?

Az önce yazdıklarımı?

Elbette okudum yoksa nasıl mantıklı cevaplar yazabilirdim ki?

Tamam, bu tarzda devam edelim.

Sıra dağlar servilerini rüzgar almış.

Bunu bilmiyordum, peki sebebi neymiş?

Sebebi hakkında yorum yapmama müsaade yok.

Yorum yapmadan söyleyin o zaman.

Yorum yapmadan söylersem tarafsız olamam.

Peki, kayıp balık hakkında bir haber var mı?

Haberleri seyretmedin mi?

Seyrettim ama ben özellikle senden istiyorum. Haberlerin kime göre nasıl hazırlandığını bilmiyor muyuz sanki.

Kayıp balığımız kayıplar listesinden çıkarılıp gümüş taca yazıldı.

İyi aman, böyle olması daha hoş olmuş. Adam harcanıyordu.

Şu an neredesiniz kuzum, sizinle de epey zamandır görüşemiyoruz?

Beş artı birin yanındaki kuzu gözündeyim. Keyfime bakıyorum.

Hem iş hem tatil ha?

Eh işte. Peki siz neredesiniz?

E, bunu size bile söyleyemem, kusura bakmayın.

Ya, demek buralarda bir yerlerdesiniz.

Evet, bir ihtiyacınız olursa yazın.

Benim gördüğüm ağaçlardan siz de görebiliyor musunuz?

Evet, burada onlardan çok var. Ormancı olarak buraya tayin edildim.

Korumaya mı aldılar?

Sayılır, aslında tam bir korumada değiller. Şimdilik gözlüyoruz.

Canım o ağaçlardan çok var, keserlerse kessinler.

Öyle demeyin, fidanlara da zarar verebilirler. Onların ürkmesini istemeyiz.

Bu mevsimde beyaz çiçek açıyorlar mı?

Çiçek mevsimi geçmez ama okul dönemi daha iyi.

Neyse şimdi çıkmalıyım. Üç elmadan misafirim gelecek.

Tamam, akşama boşsanız birlikte ava çıkalım.

Özür dilerim ava birlikte gidemeyiz. Yeni talimatları almadınız mı?

Aldım, canım sıkılıyor ne yapayım?

Diğerleri gibi yap. Normal insanlar ne yapıyorsa aynını yap. Hem bu, eğlenceli bir şey.

Peki, denerim.

VE DEVAM EDEN EVRİM

YERYÜZÜNÜN TANRILARI VE DEVAM EDEN EVRİM

İnsan kaldığı yerden devam etmelidir. Tabi, şartlar elverişli ise.

Nerde kaldığını unutacak kadar yıprandığı bir süreçten geçenler için durum daha farklıdır. Zira, onlar için artık geçmişin bir önemi olmayacaktır. En azından geleceği faydalı bir yansıması olmayacağını bilmelidirler.

Nerede kaldığımı biliyorsam ne diye kaldığım yerden devam etmeyeyim?

Başladığım bir kitabı bitirmeli miyim her zaman? Bu başka bir konu. İnsan oluşumun nerede kaldığından, nerede durakladığından, nerde sekteye uğradığından bahsediyorsam daha başka bir konu olur, değil mi? İnsan olmak bir süreçtir. Bir yere gelirsiniz ve “Artık oldum.” Demezsiniz, diyemezsiniz. Bu, ölene kadar devam edecek bir vetiredir. Evreleri vardır ve her evrenin de kendine uygun özel şartları vardır. Onları yaşarsınız ve oluşa giden yolda mesafe alırsınız.

İşte bu noktada bazıları oluşlarını yarım bırakırlar. Yani tam insan olmazlar. İnsan tamamlanmazsa da ortaya hilkat garibesi çıkar. İşte bu gün yaşadığımız sorunların kökünde bu vardır. Yarı insan, tabirini asla kullanamayacağımıza göre oluş halindeki insan demeliyiz. Oluş halindeki insan, sürekli gelişme göstereceği için de kök sorunu oluşturan unsurdan ayrılacaktır. Böylece yine elimizde oluşumunu bırakmış, insan olmaktan vazgeçmiş, insanlığını yarı da terk etmiş, vetiresini tamamladığını zannetmiş kişi problemimiz var. Bu problemin içinde yine en büyük sorunu bilerek oluşumunu terk edenlerden çok “oldum” zannedenler oluşturuyor. Tam (kâmil) insan sıfatını hak ettiğini düşünenlerin yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Onlar aramızdalar. Biz onları her yerde görüyoruz. Kimi kendi kendinin çırasını yakıp tüketiyor kimi, toplumun çırasını. Biz onlardan bazılarını başımıza koyuyoruz bazılarıyla kıçımızı siliyoruz. Her iki tavrımızda muhataplarımızın başımıza bela (musallat) olmasıyla sonuçlanıyor. Oluşunu tamamladığını düşünen insanlarla (böyle demek zorundayım artık) aramızda bir uçurum yok. Biz de bizzat onlardan biriyiz ve bunu kabullendiğimizi inkar ederek yaşıyoruz. Para, şan, makam, iş, kadın, kumar, güzellik, ibadet, özgüven... bize tam olduğumuzu hissettiriyor. Bunlarla bir bütün olduğumuzu düşünüp insan olmanın son merhalesini de, fethettiğimiz kalenin son kapısının da önümüzde açılmasını bekleyen bir fatih gibi, bekliyoruz. Hamdım, yandım, piştim... merhalelerinin sözle veya bir takım dünyevi şeylerle üzerinden yüksek atlayarak geçilebileceğiniz düşünüyoruz.

Bu gün yeryüzünde insan nüfusu azalmıştır. Yeryüzünü tanrılar istila etmiştir. Oluşumunu tamamladığını düşünen her insan kendini tanrı ilan etmiş ve başka bir kulu olmasa bile kendine ibadet ederek beslenmeye başlamıştır. Yeryüzünün tanrıları yüzünden bu gün, asıl itibarıyla, çok güçlü ve söz sahibi olması gereken oluş içindeki insan, artık utangaç, ezik, çekingen bir hale bürünmüştür. Yeryüzünden insanın azalmaya başlaması şeytanın bile hoşuna gitmeyecek bir şeydir. Oluş halindeki insan, bütün bu olup bitenlerden bir ders çıkarabileceğini sanmaktadır kendi hesabına. Ama bu küçük hesap, sonuçta onun da yanılmasına sebebiyet verecektir.

Hemen şimdi, hangi meslekten, hangi renkten, hangi dinden, hangi mevkiden, hangi kazanç veya sosyal guruptan olursak olalım, yapmamız gereken bir şey var: Nerede kaldığımızı tespit etmek ve ona göre kaldığımız yerden devam etmek. Bunun tespitinde yardıma ihtiyacı olanlar asla yardım almaktan gocunmasınlar. Zira birbirimize yardım etmezsek, bir insandan yardım almayı reddedersek yine yeryüzünün tanrısı olarak kalırız ve kaosun devamında pay sahibi oluruz. Tanrılar ancak insandan gerçek anlamda yardım alamazlar.

Yeryüzünün tanrılarıyla başa çıkabilmek için de oluş halindeki insanın yapması gereken şeyler var. Onların ilki tek bir tanrıya güvenmek ve sığınmak ve ikincisi, oluşumunun asla tamamlanmayacağını insan olmaya çalışmasının bir erdem olduğunu asla unutmamak. Yaşamak bu işte: Evrim devam ediyor, ya tanrı olacaksınız ya insana doğru evrimleşeceksiniz.

EKMEK BIÇAĞI

EKMEK BIÇAĞI (HEM DE HİÇBİR TEDAİ OLMAKSIZIN)
Gecenin ortasında altını ıslatan bir çocuk gibi kalkıp, karanlığa baktım. Sonra, sevindim. Hangi şey beni sevindirdi bilemedim. Biraz düşününce hatırlarım sandım; düşünürken uyumuşum. Hangi rüyanın tesiri bilinmez, ekmek bıçağını özlediğim aklıma geldi. Hem de çeşit çeşit bıçaklardı özlediklerim. Yatağımdan hafif doğrulup ışıklı saate baktım. (Saatin kaç olduğu sahiden bana kalsın istiyorum.) Ne kadar çok ekmek bıçağı girmişti hayatıma. Onları tek tek hatırlayıp, özlem gidermeye uğraştım. Sabah kalktığımda eşimin, kahvaltı sofrasına biçimsiz, yüzleri tırtıklı http://evcini.typepad.com/photos/uncategorized/bicak_copy_2.jpgbıçaklardan getirmemesini diledim.
Sol elimde çeşitli izler bırakan bıçaklarla başlar ekmek bıçağına meylim.
Mutfaktan kaptığım gibi (dış kapı zaten çok yakındı mutfağa) dışarı fırlardım. Kalın çam kabuklarından yonttuğum nice arabalar, hayvanlar, adlarını ve şekillerini unuttuğum nesneler vardı. Sol elimin baş ve işaret parmaklarındaki kesik izleri o bıçakları unutmama asla izin vermez. Baş ucumda duran küçük el fenerini yakıp yine baktım o yara izlerine. Gururlu (!) bir şövalyenin yeri geldiğinde övünç vesilesi yaptığı harp izleri gibi baktım onlara. Feneri söndürüp, parmaklarımla dokundum. Hissetmeye çalıştım; oradaydılar.
Dedemlerin evinde kaldığım bir yaz gününü hatırlarım... kocaman bir ekmek bıçakları vardı onların. Tahta saplı, geniş yüzlü, sivri uçlu bir şeydi. Yıkanmaktan sapı kararmış, yer yer oyuklar meydana gelmişti. Bahçede ufak tefek işlerle uğraşan dedem beni evden bir şey almak için göndermişti. Koşarak girdim. Odaya adımımı attığım zaman yerde serili sofra bezi hala duruyordu. Sofra bezi elbette heyecanlı bir çocuk tarafından da görülebilir şeydir. Ekmek bıçağını görmemiştim ama. Keskin yüzü yukarıda, ölü bir balık gibi duruyordu. Onu fark ettiğim zaman ayak tabanım hızla onun üzerine basmak üzereydi. Şimdi bile onun güzel duruşunu hafızamda saklı buluyorum, hem de bütün detaylarıyla. Sonrası malum işte. Her yer kan oldu. Bıçağa hiç öfke duymadım bu güne kadar, bıçağı orada unutanlara da. O bıçak ve o olayla ilgili bir tek şeye hayıflanırım: Sol el parmaklarımda ufak tefek sıyrık izleri bile belliyken o gün aldığım kocaman kesik yarasından ayak tabanımda bir tek iz olsun kalmadı.
İlk çocukluğumdan bu güne, pek çok ekmek bıçağı eskitmiş olduğumuzu söyleyebilirim. Her kurban bayramında bir bıçak satın almazdık da eskiden. Kurbanlarımızı dedem keserdi bir ara. Sapı ikiye ayrılmış ve tellerle tutturulmuş bıçaklarımızı özlerim en çok. Çünkü, onlar ailemizle en çok kalmış olanlardır. Dolayısıyla soframızda konuşulanlara, yediklerimize en çok onlar şahit olmuşlardı.
Sofrayla beraber gelip sofrayla beraber yine yerine dönen bu tehlikeli ama munis varlıklar hayatımızın ne vazgeçilmez parçalarıdır. Yeni tip sofralarda, yerlerini muhafaza edemeseler de bizim soframızdan epey zaman ayrılmayacaklarını garanti edebilirim. Kız istemeye giden erkeklerin kaynana tarafından ekmek kesmekle imtihan edildiği, evdeki ölüye son kez bekçilik ettiği, başı sıkışanın her türlü derdine deva olduğu düşünüldüğünde ekmek bıçağı, sadece ekmek bıçağı değildir. Plastikten yapılma, kara saplı, incecik yüzlü o, uyduruk bıçakları bir kenara bırakırsak, bilenmekten aşınmış ve artık her ailenin zevkine ve el yapısına uygun hale gelmiş çeşit çeşit ekmek bıçaklarını nasıl gözlerim yaşarmadan anabilirim?
Her evin kendine göre bir bıçağı vardı. Yahut ben onlara sahiplerine göre kişilikler izafe etmiştim. Kalabalık ve zengin bir ailenin mesela, kalın, uzun yüzlü ve keskin birkaç bıçağı olurdu. Bizim bıçaklarımız, hep bir yetişkinin karışı kadar uzunlukta ve başparmaktan da biraz enlice olurdu. Bazılarınınki kısacık ve ince yüzlüydü. Hatta bazılarının ekmek bıçakları, kemik saplıydı ve hançer edasıyla dururdu sofrada. Evin erkeği sofraya her oturuşunda eline önce onu alır ve kocaman ekmekleri düzgün dilimler halinde önünüze sererdi. Kalabalık düğün sofralarının misafirleri gibi tuhaf kılıklı bıçaklar da takılırdı gözüme. Sorumluluk sahibi delikanlı, bıçaklardan birisini kaptığı gibi bütün ekmeği pay ederdi sofrada oturanlara. Ekmek kesen delikanlılara daha bir özenle bakardı yaşlı kadınlar. “Aferin, oğluma.” Derlerdi gururla. Onların ekmek bıçağı tutan ellerinde, ekmeğini sırtlanabilecek bir erkeğin görünmeye başladığını düşünürlerdi belki de, kim bilir? Hafif kurumuş ekmeği kesemeyen ihtiyarlar, hemen suçu bıçağa yükler ve “Şu gözden eğeyi verin bana” derlerdi, kızmış görünerek. Hatta ortalarda bir de çocuk varsa, “Taşa mı vuruyorsunuz bunu?” diye, hafif yollu azarlanırdı.
İtiraf etmeliyim ki, usta işi, süslü, kakmalı, işlemeli ekmek bıçaklarımız olmadı hiç. Tahta saplı şeylerdi hepsi. Bazen, eski evimize gittiğimde kıyıda köşede rastladığım oluyor onlardan birine. Hiç kimse böyle bir sofra dostumuza kıyamamış olacak ki, küflü ve testere gibi yüzüyle gülümseyiverir, gördüğüm zaman. Kabarmış küflerini temizlemeye çalışırım boş yere. Olduğu yere bırakmaktan başka çarem olmadığını bilerek.
Onlar, hamur kıyarlar, ekmek keserler, ıspanak doğrarlar, et bölerler, börek, baklava dilimlerler, domates, patates, soğan soyarlar, ellere yapışmış hamuru kazırlar, yağ tenekesinin ağzını açarlar, kavun, karpuz, elma, portakal, ayva dilimlerler... her işi onlar yaparlar. Asmaları budadıkları, çoban değneği yonttukları, oyuncak kerttikleri, kağıt yırttıkları, boya kazıdıkları da çok olur. Velhasıl, ekmek bıçağıdır onlar, ne zaman ihtiyaç duysak mutfakta bizi beklerler.
Ey bütün bıçaklar! Ekmek kesen bir el kadar kim kutsamıştır sizleri? Gelin ve dünyayı kana bulayan insana ram olmayın başka bir iş için.

Leblebi Roportajı



İbrahim Harmancıklıoğlu ile röportaj… 30 Mayıs 07
Konuşan Mustafa Uysal
Tavşanlı'da leblebinin durumu nedir, geleceği nedir, leblebi ile ilgili sorunlar ve çözüm yolları nedir… Ve daha birçok önemli ayrıntıyı bu röportajda bulacaksınız.
MUSTAFA UYSAL - Kendinizi tanıtır mısınız?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – İsmim İbrahim Harmancıklıoğlu.
MUSTAFA UYSAL - Firmanız kaç yıldır leblebicilikle uğraşıyor?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – İş yerimizin mazisi yani mesleğimizin mazisi diyeyim ben, bilinen, 170 yılın daha da yukarısında. Bana babamdan, babama babasından kalmış. Rahmetli dedeme de zaten ona da babasından kalmış. Biz hala bu meslek içerisindeyiz. Hala devam etmekteyiz.
MUSTAFA UYSAL - Leblebinin, geçmişte Tavşanlı ekonomisine ne gibi katkıları vardı, istihdam yönüyle özellikle?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yaşım gereği çok çok önceleri ben pek bilemem yalnız anlatılanlar leblebicilik Tavşanlı'da, Tavşanlı'nın kuruluşundan bu yana var olan, süren bir meslek. Tabi yıllar, yüz yıllar boyu diyeyim artık insanların geçim kaynağı olmuş bir şekilde. Hala da öyle. Malumunuz Tavşanlı deyince akla leblebi gelir, birçok kişiyi istihdam eder leblebicilik sektörü Tavşanlı'da.
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'da leblebiyle ilgili olarak geleneklerimize göreneklerimize yansıyan neler var sizin hatırladığınız?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok bir şey yok.
MUSTAFA UYSAL - Genelde ekonomik olarak değerlendirilmiş galiba.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok çok önceleri bir takım adetler varmış tabiî ki. Çıraklık, çıraklıktan ustalığa geçme dönemi, ustalıktan…
MUSTAFA UYSAL - Yani leblebiciliğin kendi içerisinde bir takım adetleri…
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yalnız şu anda hiç biri uygulanmamakta. Zaten leblebicilik adına çok fazla yeni, çırak diyelim artık, çırak yetişmemekte artık. Ağır şekliyle zaten makineli sisteme geçildi şu anda. Sanat anlamında çok fazla leblebi sanatçısı yetişmiyor Tavşanlı'da. Gelecekte iş ne hal alır onu bilemiyoruz tabi.
MUSTAFA UYSAL - Daha önce yapılmış bir çalışmadan bahsedilmişti. 1987 yıllarında Tavşanlı'da kayıtlı güre motoru sayısının 700 civarında olduğu söyleniyordu. Yani Tavşanlı'da çok fazla leblebi üreticisinden bahsedilebilir. Şu an için belli rakamlar var mı ya da şu an leblebi üretimi ne durumda?
Mehmet Harmancıklıoğlu – Tavşanlı'da leblebi üreticisi şu anda yok denilebilecek kadar az. Çok az yani. Hele bu sene nohuttan kaynaklandı. Nohudumuz yoktu bu sene nohut olmadı. Şu anda çalışan parmakla gösterilecek kadar az dedim ya hani saysak 20 tane çıkmaz, Tavşanlı Çukurköy dahil ama şu anda diyorum.
MUSTAFA UYSAL - İmalathane olarak durum nasıl?
Mehmet Harmancıklıoğlu – İmalathane olarak var. Çalışan imalathane olarak söylüyorum. Elemansızlıktan, masrafların ağır olmasından, nohudun olmayışından şu anda öyle bir kriz içerisinde leblebicilik. Kriz içerisinde diyebiliriz yani.
MUSTAFA UYSAL - O zaman istihdam yönüyle Tavşanlı'ya çok fazla bir katkısı olmuyor leblebiciliğin.
Mehmet Harmancıklıoğlu – İstihdam yönüyle leblebiciliğin Tavşanlı'ya katkısı yok diyebiliriz yani.
MUSTAFA UYSAL - Peki leblebinin geleceğini nasıl görüyorsunuz Tavşanlı'da?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bu şekilde devam ederse leblebicilik…
Mehmet Harmancıklıoğlu – Havran'a döner, Havran'da leblebicilik bitti.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Balıkesir'in Havran diye bir ilçesi var, geçmişte leblebiciliğe dayalı bir üretimi olan lakin zaman içerisinde tükendi. İmalatçılar üretimi bıraktılar. İlçeye girseniz birkaç tane marketin bir köşesinde leblebi satan veya benzinliklerde leblebi satan leblebicilere rastlarsınız. Girip esnafı ile konuşuyorsunuz size söyledikleri işte "Zamanında çok iyiydi ama bu iş iyi ele alınmadı, yeni ustalar yetişmedi, ilgilenilmediğinden dolayı bu şekilde oldu." Diyorlar. Tavşanlı eğer bu şeklide giderse geleceği çok parlak değil. Görünen yanı bu. Biraz önce de söyledim, bu sanata eğilimli insanlar yok. Ekonomik, genel bir kriz sebebiyle biraz önce babamın bahsettiği nohuttan kaynaklanan bir takım problemler nedeniyle birçok kişi bugün en çok bilinen, leblebiciliğin merkezi olarak bilinen, Çukurköy Kasabasında belki 100 tane leblebici esnafı kapattı iş yerini.
MUSTAFA UYSAL - Peki ne yapılabilir Tavşanlı'da leblebiciliğin devam etmesi için? Dışarıdan destek olarak, hükümetten bir beklentiniz var mı?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok şey yapılabilir belki. Bir anda akla gelmiyor ama devlet eliyle özellikle çok daha güzel yerlere gelebilir. Çeşidi itibarıyla, kalitesi itibarıyla Türkiye'de Tavşanlı leblebisinin üzerine leblebi üretimi yapabilecek potansiyele sahip her hangi bir yer yok.
MUSTAFA UYSAL - Siz Harmancıklıoğlu olarak birçok yenilik yaptınız Tavşanlı'da leblebiye dair. En son 19 çeşit miydi?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – 30'un üzerinde. Hala da devam ediyoruz yenilik yapmaya.
MUSTAFA UYSAL - Bu şekilde yenilikler yapılamaz mı devam ettirebilmek adına?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Biz Harmancıklıoğlu olarak elimizden geleni yapıyoruz. Yeni üretimin çeşitleri şehir dışına çıkarılarak, bir takım fuarlara katılarak, oralarda stant açarak Tavşanlımız ve firmamız adına bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunların sayısı artırılabilir, önemli merkezlerde Tavşanlı leblebisini tanıtan yerler açılabilir. Nasıl her memleket kendi meşhur ürününü tanıtmak ve satmak adına yerler kuruyorsa biz de buna benzer şeyler yapabiliriz.
MUSTAFA UYSAL - Sonuçta üretiminiz çerez olarak geçiyor, tüketim seyri nedir?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bizim burada leblebi satışımız ağırlıklı olarak hediyelik olarak geçiyor. %90'lara varan rakamlardan bahsediyorum. Buraya ne kadar yabancı veya misafir gelir ya da buradan dışarı ne kadar insan giderse o kadar da satışlarda bir artış söz konusu olur. Buranın duyurulabilmesi için buraya, en güzel hizmetin, devlet kanalıyla yapılabilmesi için buranın güzel bir yol güzergâhı haline getirilmesi gerekiyor. En önemli nokta bu.
MUSTAFA UYSAL - Doğrudan olmasa bile leblebiciliği destekleme bunlara bağlı olarak dolaylı desteklenmiş olacak. Tavşanlı'nın gelişmesi aslından dolaylı olarak leblebiciliğin de gelişmesi anlamına gelecek.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Tabi ki, yıllardan beri bahsedilir, hala da gündemdedir bu Balıkesir'e, Çanakkale'ye uzanacak olan çevre yolu. O yol açıldığı takdirde çok şeyin değişeceğine inanıyoruz biz. Düşünsenize, yüzlerce otobüs geçecek, o otobüslerin içinde binlerce insan… Sayılara vurduğunuz zaman kaç kişiye hitap etmiş olacaksınız? Bu insanlar Tavşanlı'ya gelecek, bir şekilde görerek, alışveriş ederek geçecek. Asıl olan buraya insan akışının, hareketinin yönlendirilmesi. Buraya çok büyük fabrikalar da yaparsınız ama bir yere kadar. Pazarlama için ağ gerekiyor. Biz birebir insanlara ulaşabilirsek, yolumuzu tamamlarsak daha güçlü olacağız. Her konuda tabi.
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'dan dışarıya büyük leblebi sevkıyatları var mı bildiğiniz?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Var tabi. Bugün Çorum'a %80 leblebi buradan gider. Kamyonlarla, tırlarla her hafta leblebi gidiyor Çukurköy kasabasından.
MUSTAFA UYSAL - Peki Çorum'u takip ediyor musunuz, ne durumdan şu an leblebicilik açısından. Hep bilinir halk arasında, Tavşanlı'dan leblebiyi alıp işliyorlar gibi.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Hala aynı devam ediyorlar. Bundan üç-dört gün önce Çorum'dan, Çorum'un en meşhurlarından leblebici arkadaşlar geldi. Oturduk konuştuk. Leblebilerimizin çeşitlerine baktılar, sohbet ettik. Böyle ağızları açık baktılar yani. Susamlıya bakıyorlar, değişik ürünlerimize bakıyorlar, hiç görmemişler adamlar bu türleri. Leblebiciliğin içerisindeler ama üretim yok. Buradan alıyorlar, oradan alıyorlar Çorum'da perakende olarak satışları çok fazla. Niye fazla? Yol geçiyor. Bu satış rakamlarını üretim olarak kendileri karşılayamıyorlar. Çorum'da üretimlerini durdurdular tamamen alıp satıyorlar şimdi.
MUSTAFA UYSAL - Yani Çorum'da da üretim açısından pek bir şey yok?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yok yok. Zaten önceden de pek yoktu.
MUSTAFA UYSAL - Bir de Serinhisar var. Orası ne durumda leblebicilikte?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Orası da Denizli'de ihracatçı firmalara yoğunluklu olarak leblebi üreten bir yer. Oranın bizim anladığımız ya da uyguladığımız anlamda perakende olarak halka pek bir sunumu yok. Onlar sadece nohudu tarladan alıyorlar, işliyorlar toptan, leblebi ihracatçılarına, büyük şirketlere satışını yapıyorlar. Hem üretip hem halka sunan Türkiye'de hakikaten tek Tavşanlı.
MUSTAFA UYSAL - Ben bunu aslında şunun için sordum. Türkiye'de bir elin parmakları kadar leblebi ile uğraşan yer var. Tavşanlı'nın bunların arasında farkı nedir, yeri nasıldır?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Tavşanlı her zaman için leblebicili sanatı üzerine, kaliteli üretim üzerine, çeşitleriyle de -30'un üzerinde çeşitten bahsediyoruz bugün- buraya çok müşteri geliyor. Yahu işte Çorum'a gitmiştik bu çeşitlerden yok, falan diyorlar. Hayretler içerisinde kalıyorlar. (Tavşanlı halkı sürekli gördüğü için farkında değil. MU ) Çorum'un bir namı duyulmuş, ismi çıkmış, o yerleşmiş. Beyinlerden kazımak zor. Bunu yapmaya çalışmak yerine hakikaten yeni, görülmemiş ürünlerle insan önüne çıktığımızda ancak o zaman başarılı olabileceğiz.
Geçtiğimiz ay bugünlerde İstanbul'da Taksim Metro sanat galerisinde bir stant açtık biz leblebicilik üzerine. O kadar çok ilgi gördük ki… Orada satış da yaptık, dağıtım da yaptık. Bir hafta yetecek kadar hazırlık yaptık gittik. İki gün sonra dönmek zorunda kaldık. Elimizde bir gram leblebi kalmadı. Aslında ilgi çok fazla. Önemli noktalarda bu gibi şeyleri duyurmak için bir şeyler yapılabilirse çok farklı şeyler olacak ben bunu hissediyorum.
MUSTAFA UYSAL - Peki daha ne yapmak lazım? Tavşanlı leblebisi çok güzel, ilgi görüyor, beğeniliyor… Üretim mi az, sorun nedir yani. Kriz var, diyorsunuz.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Sorunlardan bir tanesi de, Tavşanlı'nın leblebici esnafının ne ağızlarının ne gönüllerinin bir araya gelmemesidir. Burada artık bir hizip mi ne diyelim ona herkes kendini düşünüyor. Ben kendi işimi yapayım, ben büyüyeyim başkası beni ilgilendirmez… Bir araya gelip de bir şey yapamıyoruz. İşte Tavşanlı Ticaret odası bazı şeyler gönderiyor e-posta yoluyla gazete aracılığı ile bazen. Yurt dışından leblebi talepleri geliyor. Bunlar büyük talepler. Bunlar karşılanamıyor. Karşılayacak potansiyelde esnaf yok. Bir örgütlenmişlik olsa, kooperatifleşme olsa – gerçi bunun alt yapısı herhalde Çukurköy yeni Leblebiciler Derneği başkanımız tarafından yapılıyor ama ne aşamada ne derecede bilmiyorum- böyle bir şey yapılırsa böyle bir örgütlenme olursa bu ihtiyaçların, taleplerin kısım kısım bu örgüte üye esnaflara dağıtılması halinde,
MUSTAFA UYSAL - Paylaştırılmış üretkenlik yani.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Evet, çok şey kazanabiliriz. Tavşanlı da kazanır bundan. Herkes kendince uzmanlaşmış. Kimisi tuzlu leblebiyi hakikaten çok iyi yapıyor, kimisi çıtır leblebi üzerine yoğunlaşmış, kimisi şekerli leblebide bir numara. Böyle esnaflarımız var Tavşanlı'da. Bunları bir araya toplayıp en iyi hizmeti verebilecek bir örgütlenme olursa iyi olacak.
MUSTAFA UYSAL - Benim anlayabildiğim şu: İstihdam olsun, ekonomiye katkı olsun, iş açısından olsun Tavşanlı leblebisinin geleceği aslında bir örgütlenmeye bağlı. Tavşanlı leblebisinin aslında sağlam bir örgütlenmeye mi ihtiyacı var?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Büyük şeyler yapamamanın altında bu yatıyor şu anda. Şuna nasıl bakarsınız: Ticaret odası aracılığı ile İsviçre'den, Çin'den birçok yerden yüklü talepler geliyor. Ve siz onların hiç birine karşılık veremediğimizi görünce ne düşünürsünüz?
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'da leblebicilik yok gibi gelir insana.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yani, onu düşünürsünüz. Bu talep bana da geliyor, benim karşılama gücüm yok. Benim alt yapım da yok. İhracata yönelik resmi prosedürlerimi tamamlamış değilim.
MUSTAFA UYSAL - Örgütünüz aracılığı ile bunları çok rahat tamamlayabilirdiniz.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Örgütümüz iyi olsaydı diyelim 100 ton leblebi talebi geldi, örgüt derki, kardeşim bunu 10 tonunu sen karşılayacaksın falan tonunu şu falan kadarını bu… O zaman hem kendimiz bunalmayız hem ihtiyaca cevap vermiş oluruz, hem birçok kişi nasiplenmiş olur bu işten.
MUSTAFA UYSAL - Yeni örgütlenmeden umutlusunuz o zaman.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bakalım. Alt yapı çalışmaları başladı, toplantılar sürüyor. Zaman neyi getirecek, tabi bunun içerisindeki beyinler de önemli. Sadece bunu örgütlemiş olmak, resmi işlemleri bitirerek, al sana kooperatif, demekle de olmuyor. Beyin gücü de gerekiyor.
MUSTAFA UYSAL - Yapacakları çok önemli bundan sonra fikirler önemli…

MUSTAFA UYSAL - Benim özellikle sormak istediğim bir konu var. Biliyorsunuz yılda bir kez festival yapılıyor. Bu festivalin adında leblebi geçiyor ve festival leblebi ile alakalı. Siz de farkındasınızdır, festivallerde bir ya da iki leblebi standı açılıyor. Festival için ne düşünüyorsunuz?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – O bir tane leblebici de her sene biz oluyoruz. Leblebi festivalinin öyle olmaması lazım. Birçok leblebici var, oradaki stantların %80'ini leblebicilerin doldurması lazım.
MUSTAFA UYSAL - Neden gelmiyor leblebiciler?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok basit sebepleri var. Kimse kısa dönem bulunmak istemiyor sonra, yerleşik ve oturmuş bir festival yeri anlayışımız yok. Stantların üç tarafı kapalı sadece, suntalardan imal edilmiş, üzerleri açık, kendi imkânlarınızla kapatıyorsunuz. Yağmur yağsa sergilediğiniz ürününüz tehlikede. Işık yakıyorsunuz, geliyorlar hemen belediyenin adamları, bu ışık yasak bir tane ampul yakacaksınız falan… Orada artık sen esnaf olarak ne marifetin varsa göstereceksin, ışıklandırma, ses gösteri, ürününü tanıtmak ve dikkat çekmek için.
MUSTAFA UYSAL - Bildiğim kadarıyla fuar ve festival alanları ışık ve ses cümbüşü halindedir.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ondan sonra orada –olması gerekiyor bir şey demiyorum ama- insanlar oraya bir haftalık tanıtım ve 100- 200 gram leblebi çekirdek satacak, üç dönem önceydi sanırım, işte maliyeciler bunu fırsat bildi. Orada 1 liralık çekirdek satan insanlara ceza yazmaya kalktılar. Yıldırdılar, bir takım zorluklar çıktı yani. Açsın da standını ne yaparsa yapsın, gibi bir ilgisizlik de geliyor arkasından. Bunu artık Tavşanlı'nın kaymakamlığından tutun, belediyesinden tutun artık kaliteli şekilde organizasyonlar, sunumlar yapılması lazım.
MUSTAFA UYSAL - Orada esnaf sıkıntı görüyor…
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Benim görüştüğüm insanlardan edindiğim intiba bu. Biz her şeye rağmen her sene açıyoruz. Kendi standımızı bile kendimiz yaptırdık, onu kuruyoruz. Hizmet olsun istiyoruz. Hakikaten benim yoğun bir dönemime denk geliyor. Benim buradan oraya kalkıp gitmem, orada bulunmam zor. Buradaki işimden feragat etmek zorunda kalıyorum. Mümkün mertebe orada bulunmayı da istiyorum çünkü az önce de dediğiniz gibi adı leblebi festivali ve biz leblebiciyiz ve leblebiciliğin önde gelenlerindeniz.
MUSTAFA UYSAL - Sadece stant açmakla da festival olmaz tabi. Bunun dışında ilginç neler yapılabilir mesela?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Son zamanlarda yapılıyor gerçi ama yarışmalar, gösteriler, leblebiyle alakalı, olabilir. Festival canlansın için sanatçılar falan geliyor, canlandırılmaya çalışılıyor. Aslında kimse oraya stantları gezmeye falan da gelmiyor. Kalabalık oradaki programı takip ediyor. Büyük bir sanatçı varsa o akşam Tavşanlı orada. Siz standınızı açmışsanız sizi öyle görüyorlar. Fuar mantığı ile düşünürsek eğer statlaşmaya daha bir önem verilmesi lazım. Daha geniş alanda belki daha güzel konseptte daha iyi bir sunumla insanların önüne çıkmak lazım. Herkes ne marifeti varsa, ürettiği ne varsa orada göstermesi lazım. Öyle olmuyor ama.
MUSTAFA UYSAL - Siz Tavşanlı halkından leblebi ile ilgili ne istiyorsunuz ne bekliyorsunuz? Nasıl sahip çıkabilirler leblebiye. Tavşanlı adı leblebi ile anılıyor madem.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ne olabilir, her gittiği yere bir şekilde fedakârlık yapıp hediyelik leblebi götürürse, tanıtırsa ancak o zaman kendi reklâmlarını tanıtımlarını yapmış olurlar. Bizden leblebi almak leblebiciği desteklemek değil yani. Bunu ulusal bazda düşünmek lazım. Burada leblebi satarak para kazanmak değil mesele. Onu tanıtmak, hediye etmek, iyice anlatmak gerekiyor. Bunu yaparlarsa Tavşanlı için de bir yol bir umut oluşturacaklardır.
MUSTAFA UYSAL - Sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederim.

İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ben teşekkür ederim.

1 Mayıs 2008 Perşembe

Kitaplarım

Susuz Bıraktım Seni

Mustafa Uysal AKIŞ YAYINLARI Kasabada kuşlar var.Fotoğrafınızı alıyorum, lütfen tren bekler gibi durunuz.Gülümsemeniz şart değil, ben fotoğrafınızı alıyorum sadece.Ekinler kar altıda yatsın, kuşlar kasabada.Doksan bir senelik duruşunuzu düzeltmeyin, maviye boyanmamış, kapı renginde olsun kapı. Kiremit olsun, oluksuz. Kesme taşların arasından kalaslar sırıtsın. Avlu betonsuz fakat çiçekli fakat parlak, sık çimenleri arasında ezilmiş, sıkışmış, tepilmiş, teneşir suyu dökülmüş alanlar olsun ve hep böyle kalsın. Kedilerin geçebileceği, tavukların toz içinde oturabileceği kovuklar olsun ve tamir görmesin, öylece kalsın avlu kapısı. Lütfen kravat da takmayın, fotoğrafınızı alacağım sadece..
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=111838&y=10021


Elma Kokulu Ev

Mustafa Uysal NESİL YAYINLARI Odalar dolusu elma ve evin her köşesine sinmiş kokusu. Başımın dönmesi, elma sirkesi... Kirpiklerim inince, önümde yürüyen doymuş inekler görüyorum. Hayra yormuyorum, şerre hiç. Aşka yoruyorum bilinç kaymalarımı. Aşka yorulacak rüyalar görmüyorum lakin, rüyasız hakikatleri de anlamlandırmakta zorlanıyorum. Elma dolu evlerin kokusunu hatırlayınca esrik, domates çimlerinin baygın rayihalarını anınca, derviş hissediyorum kendimi. Gözlerimi kapıyor, başımı kavak ağaçlarının sonbahar ritimlerine uyduruyorum. Sağa, sola; sola, sağa...Kekikli patikalardan geçerek, kavak ritimleriyle, çam uğultulu zikrimi eda ediyorum. Bu rüyasız esriklik, bu hakikatsiz hayallerle ben, ancak bir dervişim. İskandinav tipi koltuğunda, televizyonu, radyosu, "cd player" i, cep telefonu, buzdolabı, dijital bir işi ve benzinli arabasıyla ben, asrın dervişiyim. Bütün bu imkanları atlayıp, yaptığım en güzel iş, elma kokulu evleri, buharı üstünde toprakları zikretmek.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=87264&y=10021
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...