EDEB YA HU!
Osman Said DEMİRYILMAZ
Bir levha ilişti elime, maziyi anan bir levha… Okuduk ki ne âlâ… Osmanlı Türkçesinin sırlarıyla gizli bir kapıdan geçmekmiş murad… Bu kapıdan geçenler tarikat terbiyesini alanlara intikal eder, bir bakıma bu kapının kurallarını benimsedikleri gösterirlermiş. Her şey bu kelimelerle başlar, yine bu kelimelerin sırrına ermekle son bulurmuş. “ Edeb Ya Hu!”
Önceleri tasavvuf düşüncesinde başlayan bu sır, sonrasında bir düstur olarak kalmış dimağlarda… Adeta bir hayat felsefesi olmuş, evlerin, ibadethanelerin, dükkânların, hanların insanla şenlenen birçok mekânın duvarlarında… ”Edeb Ya Hu!” Hem de öyle bir yazılmış ki, Celi sülüs yahut Talik hattıyla, çevresinde tezhip sanatının inkişafatı ile bezemlerle, işlemelerle ve daha bin bir çeşit süslemelerle… Levhaya verilen değer gösterilircesine… “Edeb Ya Hu!” Tasavvuf düşüncesinin bir yansıması olarak kültürümüze girmiş. Bu kelimeleri anlamak, hayatı anlamanın anlamı olmuş. Lakin unutur olmuşuz ne vakittir. Edeb Ya Hu ile başlamayı… Bir Mevlevi dervişine hitaben mürşidin ağzından dökülen bu sırra nedense uzak kalmışız ne zamandır. Biraz da okuyamayınca yazılanları… Merak da etmemişiz hani… Sikke şeklinde yazılan bu hattın etrafına da şu yazılırmış;
Ehl-i irfân arasında aradım kıldım taleb,
Her hüner makbûl imiş illâ edeb, illâ edeb.