24 Kasım 2016 Perşembe

Eski Hikayeler

Dün Ömer Seyfettin'in beş uzun hikayesini tekrar okudum. Dönemi için çok iyi. Bugün Mustafa Kutlu ve benzerleri ile kıyas bile kabil değil tabi.
Bir de şunu fark ettim: Yeşilçam filmlerinin neden bu kadar saldırgan, ucuz, dikte edici, tepeden bakıcı olduğu bu hikayelerde gizli. İlk tohumları bu hikaye örgüleri.
Çocuklarımıza hala en iyi hikayeci, diye bir ezberi tekrar ediyoruz. Okuma listelerine hala bu isimleri koyuyoruz. Bu listeleri hazırlayanlar artık eskisi gibi okumuyor mu yoksa?


____________________

22 Kasım 2016 Salı

UÇAN İNEK HABERİ



Uçan İnek Haberi
M.Uysal
“1900 Yılının Haziran ayı sonlarında Tavşanlı civarında, Moymul üstündeki Zincirli Kaya'dan Moymul Ovası'na kadar bir inek uçarak gitmiş. Sonra ineği kesip sucuk yapmışlar.
Bana bunu söyleyen kişi son derece güvenilirdir. O da çok güvendiği dedesinden bizzat dinlemiş.”

Sosyal medya vasıtasıyla öğrenmiş bulunuyorum ki, bu haber pek inandırıcı bulunmamış. Kimse inanmamış. Haberin unsurlarını inceleyelim şimdi ve görelim inandırıcılığı nereden kaybediyor. 5 N 1 K kuralına uyuyor mu bakalım önce.
Kim? İnek. Ne? Uçtu. Nasıl? Bir tepeden ovaya. Neden(Niçin)? Neden uçtuğunu bilmiyoruz. Ne zaman? 1900 yılının Haziran ayında. Nerede? Tavşanlı’da.
Haberin unsurları da tam. Acaba neden hala inandırıcı değil?
O zaman metne sorular soralım:

1- Bu olayı kim görmüş? (En son anlatan benim.)
2- Bu olayı gören bir tek kişi mi?
3- Bu çok nadir bir olay, bir kişi görmüş olsa bile yüzlerce kişiye anlatmış olmalı. Neden sadece bir kişiden duyuyoruz?
4- İneğin sonradan kesilip sucuk yapıldığı söyleniyor, yani inek toplum içinde de bilinir hale gelmiştir. O zaman yine pek çok kişi tarafından konuşulmalı ve anlatılmalı değil mi?
5- İnek gece vakti uçmuş olamaz pek çok sebepten ötürü. Zira gece vakti damda olurlar. Gündüz uçmuş olması ihtimali çok daha yüksektir. Bu durumda Moymul Mahallesinden çok fazla kişinin havada uçan kocaman ineği görmüş olması gerekirdi. Ancak anlatım tek kişiden geliyor.
6- Bana bunu söyleyen kişi X’tir. Ve X kesinlikle çok güvenilir birisidir. X’in 1950 doğumlu olduğunu biliyoruz. Dedesi 1900 yılında bu olayı bizzat görmüş olabilir yahut gören birisinde dinlemiş olabilir. Demek o yaşta bu olayı anlayabilecek yaştadır. Torunu 1950 doğumlu olduğuna göre torunundan en az 40 yaş fazla olma ihtimali var. Dede o sırada 10 yaşında da olabilir, 20 yaşında da. Yahut hiç doğmamış da olabilir. Bu durumu nüfus kayıtlarından inceleme imkanı var Allah’tan. İnceledik ve dedenin doğumu 1880. Yani olay sırasında 20 yaşındaymış. Bizzat görüp görmediği metinden çıkarılamıyor. Bizzat gördüğünü varsaydığımızda ise bu durumu metne onaylatamıyoruz. Eksik kalıyor.
7- Bu durumda, olay çok eski değil, hemen Moymul’da araştırmaya girebiliriz. Başka şahitler var mıdır? Tavşanlı’da da bu olay biliniyor olmalı, orada da araştırma başlatabiliriz. Araştırmalar sonucunda böyle bir olayın anlatımına veya yazılı kaynağına rastlamıyoruz.
8- Torun, gayet sağlıklı ve güvenilir biriydi ama dedenin durumunu bilemiyoruz. Çok yalancı birisi olma veya şizofren olma ihtimali var. Bu durumda dedeye ne kadar güvenebiliriz?
9- Dede, bu olayı neden sadece torununa anlatmıştır da çocuklarına anlatmamıştır yahut komşularına?
10- Bu kadar değerli bir inek niçin sucuk yapılıyor? Oysa koruma altına alınmalı değil miydi?

Şimdi de ihtimallere geçelim:

1- Dede, akıl hastasıdır ve gördüğü sandığı bir şeyi nakletmiştir.
2- O dönemde eğlence kaynağı az olduğu için sözlü kültüre hayal mahsulü olarak dahil edilmiştir.
3- Somuncu Baba’nın konuştuğu inek olması ihtimali düşünülebilir. Bu durumda konuşabilen bir inek uçabilir de. Zira buna dair rivayetlerde de çok fazla eksik vardır.
4- İnek değil de o dönemde inek kuşu denilen bir kuş türünün bu işe karışmış olabilmesi de mümkündür. (Yapılan araştırmalarda inek kuşu diye bir tür yoktur.)
5- Dedenin o sırada Haziran sıcağında ovada demleniyor olması mümkündür. Kafa kıyak ve sıcak olunca bu tür şeyler olması mümkün.
6- Dede çok yalancı birisi olabilir.
7- Torun erken uyusun diye anlatılmış bir masalın parçası olabilir.
8- İneklerin uçabilme ihtimalleri fizik bilimine göre de değerlendirilmiş ve mümkün görülmemiştir.
9- O dönem Wright kardeşler uçma denemeleri yapıyorlardı ve bundan eziklenen dede bu hikaye ile tarihimize şanlı bir sayfa bırakmak istemiş olabilir.

Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz ama gördüğünüz gibi aldığımız bir habere hemen inanmak yerine bütün detaylarıyla inceledik. Doğrulatabileceğimiz veya yanlışlayabileceğimiz bütün yöntemleri denemeye çalıştık. Neden böyle yaptık? Sadece bu habere inanmadığımız için mi? Hayır. Zira, bu haber gerçek değil, der geçerdik. Böyle dersek bundan sonra habere inanmaya başlayacak insanlar olacaktır. Zira artık yazılı bir kayda geçecek. Yazılı kayda bir kez geçerse artık gerçekleşme ihtimalini de artırmış oluruz. Bundan 100 yıl sonra bu haber yazılı kaynakta bulunacak ve geriye doğru araştırılması ihtimalleri de kalmayacak. Bu haber üzerinden pek çok şey tarihi olarak yer değiştirecek ve bu haber üzerine başka şeyler de bina edilebilecektir.

Tarih ile hikayenin bir farkı olmalıdır. Ressam ile coğrafyacının da farkı vardır. Ressam görünen manzaranın bir kısmını tuvale yorumlayarak ve hayaline göre çizer. Oysa coğrafyacı bütün detaylarıyla yeryüzünü bilir ve ressamın tablosundan daha farklı bir şey ortaya koyar. Tarih ile hikayeyi harmanladığınız zaman da bu ilişkiye benzer şeyler çıkar ortaya. Analitik düşünmenin önemine dair sanırım vahiyden pek çok anlatım duymuşsunuzdur.

 

17 Kasım 2016 Perşembe

AHLAK YOKSA İNSAN DA YOK

AHLAK YOKSA İNSAN DA YOK
M.Uysal


Dinli insan ile dinsiz insan arasındaki tek fark ahlaktır.

Ahlakın temeli ise Allah’tır.

Bugün insanlar ahlaktan sadece uçkurlarını anlıyorlar.

Oysa Rasulullah, elinden, dilinden, belinden… diye sayıyor.

Elin, bütün fiillerini ve davranışlarını kapsıyor. Yaptığın bütün işler ahlaka uygun olacak. Her fiilinde ahiret ve sorumluluk bilincini taşıyacaksın. Hesap verilebilir fiillerin olacak. Ticaretin, işin, evin, arkadaşın, akraban, düşmanın bile elinin fiillerinden emin olacak.

Dilin, bütün sözlerini kapsıyor. Yalanın olmayacak, sözünde duracaksın, kötü konuşmayacak, iftira atmayacak, kötü sözü söylemeyecek ve insanları dilinle öldürmeyeceksin. Öfken gelince cehennemi bile göze alan bir iman yok, dinin yok, tanrın yok. Öfkeni bile ahlaka sarmadıysan bittin. Sevincin diline şükür olarak yansımıyorsa ahlakın yolda kaldı demektir.

Belin, bütün cinsel faaliyetlerini ve niyetlerini kapsıyor. Nikâhlın haricinde cinsel özgürlüğün olmayacak. Niyetlerini bile denetleyeceksin, bakışlarını bile koruyacaksın. Zina olmayacak korku tünelinde sadece, zinaya sebep olabilecek bütün yolları bilmiş ve o yollardan uzak kalmış olacaksın yahut bu yönde kendi çekim sınırlarını, tehlike limitini belirlemiş olacaksın.

Bu ilkelerin bazılarında yamuksan farkın nedir? Namaz kılıyor, iyi ibadet ediyor… Etme! Yahut o namaz seni korumuyor kontrolden geçir. Allah kişisel ibadetlere ceza öngörmezken sosyal ve kişisel faaliyetlerin için ceza öngörüyor. Anladın mı? İbadetin ahlakını diri tutmak için olduğunu… Ahlakın diri değilse ibadetin ölmüştür. İbadetin ölmüşse ahlakın zayıftır her an bozulmaya hazırdır. Bu iki şey birbirini tamamlayan şeyler. Ahlakın yoksa dinin de yok tanrın da. Tanrı sensin dilediğin gibi yaşa!

1 Kasım 2016 Salı

MEZHEPLER ARASI DİYALOG

MEZHEPLER ARASI DİYALOG
M.Uysal
http://duckofminerva.com/wp-content/uploads/2015/03/Road-to-Nowhere-676x451.jpgYıllarca dinler arası diyalog saçmalıklarına ses çıkarmayan insanlar bu başlığa umarım şaşırmamışlardır.

(Türkiye’de bazı gruplar arası çalışmalardan değil dünya çapında bir faaliyetten bahsediyorum.) Siyasi kavgalardan başlayan ilk mezhep ayrılıkları herhalde bugünkü mezhepçilik hakkında net bir fikir verir. Efendim sonra fıkhî görüşler, itikadî ayrışmalar falan… Bunları geçelim. İlk çıkış noktası net bir fikir veriyor mu vermiyor mu? Veriyor. Biz Müslümanlar gururumuz ve nefsimiz için ayrıştık ve neticesi bütün bu ayrışmalarla geldi.

Sorulunca 4 hak mezhep ve Şia var ve diğerleri de eh işte… Lakin iş böyle değil.

Bin yıl süren bir ayrılık mı olur, sorusuna gayet rahat ve pişkince “Evet!” cevabını sadece biz Müslümanlar verebiliriz. Mezhepler arası bir diyalog çalışmasına ve ortak noktaları tespit, farklı noktaları konuşma fırsatına ihtiyacımız var. İlahiyatçılar açısından zaten bir sorun olduğunu sanmıyorum. Onlar gayet iyi biliyorlar farkları ve benzerlikleri ve diğerlerinin baktığı gibi bakmıyorlar olaya. Mezhepçilik açısından da bakamayız üstelik bu soruna. Sadece mezhepçilik yapanlar sorun değil ki, sorunun temeli başka. A ve B sınıfları varsa sınıfçılık da var olacaktır. Bu böyledir insan açısından. O zaman A ve B sınıfları arasında bir kapı açılmalı ve bu kapı hayır kapısı olmalı. En hak kim, tartışmasına girilmeden gayet sade ve basit cevaplar üzerinde konuşmalı ve uzlaşmalıyız. Bu uzlaşma kelimesi sıkıntılı bir kelime. Şimdi soracaklar, gulat üzerinden örneklerle “Aha bununla mı uzlaşacağız?” gibi. Meseleye bu düzlemde yaklaşanlarla işimiz yok zaten.

Efendim, hak mezhepler (!) ne güzel yaşayıp gidiyorlar hiç karıştırmayalım. Öyle mi? Onlar arasında bile saçma sapan hüküm farkları varken mi? Anokranik hataya düşmek istemiyorum fakat 700 yıl önce hangi renk giyileceğine dair hükmü hala mezhepler aralarında farklı fetva konusu hatta fetva konusu yapıyorsa sıkıntı vardır. Bu tür fetvaların tarihin arşivine kaldırmamız gerekmiyor mu artık? Bunlarla amel eden insanlar var hala ve bu yüzden etrafına sıkıntı çıkaran topluluklar var. En ufak bir karmaşada savaşa bile dönüştürülebildiğini ise tarihten biliyoruz.

Din adamlarımız otursunlar ve her konuda icma etsinler demiyorum, bu pek mümkün görülmüyor. Peki, ne istiyorum? En azından şunu yapabiliriz, farklılıkları günün ihtiyaçlarına göre yeniden konuşabiliriz. Dileyen katılır dileyen katılmaz fakat bütün Müslümanların en azından bu büyük çalışmayı mihenk olarak tanımasına dair bir adım atılmış olur. Bunun asla mümkün olmayacağını baştan kabul etmek ise zaten ziyandır.

Bugün bırakın gençleri, dindar hatta bilgili sayılabilecek bir Müslüman’a bile mezhepler tarihi okutsanız farkına varacağı garabetleri bir bin yıl daha devam ettirmek toptan akıldan yoksun olmaktır. Ki, bunun böyle olmak yerine kendi takımını tutarak okunacağını da biliyorum. Sonuç, fanatik mezhepçi. Tekrar ediyorum, gruplar varsa grupçuluk kesinlikle vardır. Grupları değil grupları oluşturduğu düşünülen basit görüş farklılıklarını ortadan kaldıralım, diyorum. Ve kesinlikle sosyal bilimcilerle ilahiyatçıların bir çalışma alanı olarak bunu görmeleri gerekiyor. İslam düşmanları sosyal bilimcilerle üzerimizde asırlarca çalıştılar ve çalışmaya devam ediyorlar. Biz tersinden bir çalışmayı artık yapmalıyız. Bunu düşünmeliyiz. Bunu mezhepçi fanatikleri şimdilik sert biçimde dışarıda tutarak başlatmalıyız. Neticede taraftara değil Hakk’a ihtiyacımız var. (Uygun zamanlarda konuya devam edeceğim.)

PEYGAMBERİMİZİN HAYATI (Nasıl mı, Niçin mi)

PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
(Nasıl mı, Niçin mi)
M.Uysal
İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin filmi olan ve yeni vizyona giren film hakkında epey konuşuldu.
Söylemek istediklerim var lakin filmi henüz izlemedim. Yine de söyleyeceğim.
Yönetmen İran sinemasının bilinenlerinden…
İki filmini izledim: Cennetin Çocukları (1997) ve Cennetin Rengi (1999). Bu filmler gayet iyiydi.
Son filmi: Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi.
Vizyona henüz girmişken çok konuşuldu ve tartışıldı. Tartışmaların ana ekseni kaynağı belli olmayan uydurmalar üzerine bir kurgusunun olması. Burada aklıma ilk gelen şu oldu: İyi de bu konuya zaten insanlar aşina olmalı. Asırlardır peygamberimiz zaten bir mucize adamı olarak anlatıldı durdu. Şimdi bile mucize sayısını tespit mümkün değil. Her mezhebin ve görüşün mucize sayısı tespit edilebilmiş değil. Filmi Şii olan İranlı yaptığı için mi acaba bu tepki diye araştırdım. O faktör de var evet ama bildiğin Sünni dünyanın yakıştırmaları da filmde epey var. Havanda su dövüyoruz galiba. Filmi henüz izlemedim evet ama izleyeceğim daha kapsamlı bir değerlendirme için. Acaba bir tek bile siyer kitabı okumamış insanımız Çağrı filminin etkisiyle mi bunları söyledi? Vaazlardan ve sohbetlerden bildikleri birinin hayatının böyle anlatılmasını şimdi mi eleştirecekleri tuttu? Peygamberimizin hayatının asırlardır nasıl anlatıldığına hiç kulak kabarttınız mı acaba? Ve acaba hiç değişmeyen ve sağlam kalmış olan kaynağımız Kur’an nasıl tanıtıyor Rasulüllah’ı? Böyle bir gayret bekliyorum insanlardan.
Evet, Kur’an’ın akışı içinde O’nun hayatından çok fazla iz var. Bu izleri sürebiliriz. Bu izleri sürerken siyer kitaplarına, İslam tarihine vb. kaynaklara bakabiliriz. Övgü kitapları ve yüceltici vaazlarla yetinecek miyiz yine?
Biz “Nasıl?” sorusunu sorarken Kur’an bizden “Niçin?” sorusunun cevabını bulmamızı istiyor olabilir mi örneğin? Hayatını konu alırken, “Nasıl?” sorusunun elbette önemi var fakat “Niçin?” sorusunun daha fazla önemi var. Birisi geçmişe dönük cevaplar veriyorken diğeri geleceğe dair cevaplar içeriyor. İşte bunun için “Niçin?” sorusunun cevapları ile daha çok meşgul olmalıyız. Örneğin Kur’an Rasulullah’ın “Niçin” gönderildiği üzerinden çok fazla duruyor ama O’nun hayatının ayrıntılarına çok girmiyor. Bu noktaya epey kafa yormalıyız.


http://image.yenisafak.com/resim/imagecrop/2016/10/03/01/53/resized_bdf90-60337d3219201080.jpg 
 

20 Ekim 2016 Perşembe

Gecenin Izdırabı - Kısa Film

Gecenin Izdırabı - Kısa Film
Senaryo ve yönetmen: İsmail Fazıl Atabay
Oyuncular: Macit Çevikalp
Nilay Genç
Samet Dağ
Senanur Çevikalp
Fatma Demir
Göksu Karagöz
Elif Hazal Taşkıngül
Müzik: Yusuf Nişancı
Kerem Atasoy
Set amiri: Raşid Kaptan
Görsel efektler: Emre Zeyrek
Yardımcı yönetmen: Ali Çetin
Yapımcı: Mustafa Uysal
Yapım: Edebya/İFAsnt

13 Ekim 2016 Perşembe

Kalpten Kalbe Bir Yol Var


Kalpten Kalbe Bir Yol Var
M.Uysal
O gün belediye meclis toplantısı çok gergin başladı. Üyelerin pek çoğunun alnında ter birikmişti. Halit Cafertepeoğlu daha başkan bile yerine oturmadan söze girdi.

-Bu yolun yapımı ilçemizin geleceği için çok önemli bu yüzden ısrarım. Lütfen ana gündemi öne alalım.

Birden bütün bakışlar Halit Beyin üzerine çevrildi. Deri koltuklar terletmeye henüz başlamıştı üyeleri. İçlerinden ellili yaşlarda bir üye öfkeyle karşılık verdi.

-Huzurevinin o tarafa giden yolun senin tesislerinden geçecek olması mı ilçenin geleceği? Bu ne adap bilmezliktir Halit Bey?

Halit Bey daha da gerildi.

-Bu yol geleceğimizi şekillendirecek, hiç lafı eğip bükmeyin beyler. Huzurevine çıkan yol ilçemiz için hayati önemdedir. Bu yolun daha genişletilmesi, sıcak asfalt yapılması acilen gereklidir. Oradaki tesisimin doğrudan devrini bu toplantı sonunda hemen yapıyorum. İşte bu kadar da açık ve netim.

O sırada belediye başkanı yerine oturdu ve üyelere doğru yorgun gözlerini gezdirdi.

-Beyler, buyurun lütfen önce koltuklarımızda dik oturalım ve nefeslenelim. Bu konunun önemine dair ben de bir şeyler söylemek isterim. Bu yol bütün ilçeyi kat ediyor. İlçemizin ana damarlarından birini rahatlatacaktır. Buna katılıyorum. Kreşin bulunduğu alandan doğrudan yukarı doğru Huzurevine bu yolun sorunsuz bir şekilde ulaşması gerekiyor. Lakin… Bir sorunumuz var.

Başkan burada durakladı ve pencereden bakmaya başladı. Canını sıkan şeyler olduğu belliydi. Sanki bu gündem üzerinde durmaktan da değildi bu hal. Alnından süzülen ter, yeni tıraş olmuş yüzüne doğru kaydığında mendilini çıkarıp kuruladı.

-Beyler, burası oldukça sarp bir yokuştur. Kreşin bulunduğu alan çok düzlük ve gayet müsaittir, bunu biliyoruz. Çok açık, geniş, umut dolu bir alandır. Lakin yol huzurevine doğru yöneldikçe dikleşmekte ve kıvrımlara dönüşmektedir. Bu sorunun çözümü hiç de kolay olmayacak. Elbette her zorluğun üstesinden gelebiliriz. Elbette geleceğimizi çok kolay bir şekilde kreşten huzurevine taşıyabiliriz. Bu noktada tereddüt yok. Peki, beyler… O yolu biz de kullanacak mıyız?

Toplantı salonunda havada uçuşan sineklerin sesinden başka ses kalmamıştı. Galiba en kıdemli üye Ahmet Bey ağlıyordu… Onun içli hıçkırıkları bir meltem gibi odada dolanmaya başladı.

11 Ekim 2016 Salı

Aşura ve Milyon Sevaplar

 
















Aşura ve Milyon Sevaplar
Mustafa Uysal

Etraflıca değil basitçe bir araştırma ile dahi görülebilecek bir gerçek var ki, aşura ile ilgili bildiklerimizin pek çoğu yalan yanlış şeylerden ibaret. Hatta ismi bile. Aşure değil aşura. Sonradan dilimizde yerleşerek incelmiş ve aşure ismiyle bir yemek çeşidi olmuştur.

Bugünle ilgili bahsi geçen rivayetler epey var. Bu rivayetlerin en büyük bölümü 6 sahih hadis kitabında yer almıyor. Diyanet İslam Ansiklopedisine baktığımızda ise bu tür rivayetlerin israiliyat olduğunun altı çizilmiş. (İsrailiyat: Eski Yahudi/Hristiyan kaynaklarından sorgulanmadan alınmış ve İslama dahil edilmiş her şey.) O gün tutulan oruçla ilgili senenin tamamını oruçlu geçirmekle eş tutulması gibi şeylerin de dayanağı yine 6 kitabın dışında kalıyor. Şu rivayeti dikkatle okuyalım: ‘Âşûrâ Allah’ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın’ buyurmuştur Allah Rasulü.” (Müsned, II, 57, 143) Ramazan orucu emredilince Rasulullah böyle söylemiş. Yani o gün normal bir gün.

Diyanet İslam Ansiklopedisinin “Aşura” maddesini Yusuf Şevki Yavuz hazırlamış ve epey bilgilendirici. Orada örneğin Nuh Peygamberle bu tuhaf yemeğin herhangi bir ilişkilendirilmesine rastlamıyoruz. Hadislerde de bu tuhaf yemeğe rastlamıyoruz. Çok eskilerden beri bir gelenek ve Osmanlı zamanında zirve yapmış.

Alıntılarla devam edelim…

“Âşûrânın menşeiyle ilgili bu iki yorum dışında bazı tarih, hadis ve fıkıh kitaplarında yer alan haberler, bu günü Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Yûnus’un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Mûsâ ve Îsâ’nın doğduğu, Hz. Süleyman’a mülkün verildiği, Hz. Dâvûd’un tövbesinin kabul edildiği, Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedileceğine dair kendisine Allah tarafından teminat verildiği ve Mekke’den Medineye hicret ettiği gün olarak tavsif ederler (Diyarbekrî, I, 360). Ne var ki bunları ilmen doğrulama imkânı olmadığı gibi bir kısmının yanlışlığı da ortadadır. Meselâ Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti 10 Muharrem’de değil 12 Rebîülevvel’de gerçekleşmiştir. Bunun dışındaki rivayetlerin ise İsrâiliyat*a dayandığı kabul edilmektedir.” (A.G.E) Bugünle ilgili bu söylemler, hocalar ve bilen bilmeyen herkes tarafından her yerde anlatılıyor ve yazılıyor. Anlaşılan o ki, insanlar böyle hikayeleri seviyorlar gerçeğin peşinden gitmek pek de zevkli değil.

Yine aynı yerden alıntı…
“Âşûrâda oruç tutmanın fazileti konusunda sahih hadislerin bulunmasına karşılık o gün yıkanmak, gözlere sürme çekmek, süslenmek, kına yakmak, bayramlaşmak, hububat karışımı aş (aşure) pişirmek, sadaka vermek, mescidleri ziyaret etmek, kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih bir rivayete rastlanmamıştır. Hadis olduğu öne sürülen metinlerin birçoğunun gerçekte hadis olmayıp Câhiliye âdetlerine ve yahudi geleneklerine dayanması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu âdetleri Resûlullah’ın ve ashabının yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Meselâ, “Âşûrâ günü sürme çeken helâk olmaz”, “Âşûrâ günü gusleden o yıl hasta olmaz” tarzındaki rivayetler son devir kitaplarında yer almış ve İbn Teymiyye’nin ifadesine göre bu gibi hususlar Ehl-i beyt’e buğzeden Nâsibîler tarafından uydurulmuştur (MecmûǾu Fetâvâ, II, 302).” Hakkında hiç kayıt olmayan şeyleri bile varmış gibi kabul etmek hatta bunları dindarlık adına yapmak herhalde hastalıklı bir aklın ürünü olsa gerek. Yusuf Kahraman’ın şöyle bir tespiti var: “Kur'an’ın mücadele ettiği iki tip vardı, hatırlatmakta fayda var; 1- Aklını kullanmayanlar. 2- Aklını kullanmayanları kullananlar.” Bu tespit bu örnekle sanırım daha iyi anlaşılır.

Aşure yemek istiyorsanız bunu anlarım lakin Nuh Aleyhisselam ile ilişki kurarsanız bu büyük bir zulüm olur, bugün yaptığınız o tuhaf karışımla. 950 sene büyük bir azimle tebliğ yapıp karşılığını alamamış büyük bir peygamberin hatırası herhalde bir tatlı ile olmamalıdır. Tamam, gelenektir, yaşatalım ama asla Nuh Aleyhisselam ile hele onun yaşamı ile anılmasın. Onun yaşamı Kur’an’da özetlenmiştir ve hiç de aşureye benzememektedir. Onu anmak isteyen Kur’an’a baksın ve görsün. Görsün ki, Nuh nasıl bir örnektir.

Dahası bugünlerin siyasi yönü var…

O yönüne hiç girmek istemiyorum zira hiçbirimizin sorumlu olmadığı o şahadet günü vesilesiyle türlü düşmanlıklar yaşatılmaya çalışılıyor ve olmadık kan revan görüntüler yayılıyor etrafa. Buna hiç girmek istemiyorum.

Sanırım bir gazete köşesi ile ilim elde etmeyi düşünmüyorsunuz. O yüzden gidip daha detaylı öğrenmek için bu sadece bir giriş olabilir ancak.


10 Ekim 2016 Pazartesi

En Değerli Hediye



En Değerli Hediye
M.Uysal
Toplumların ayakta kalabilmesi için mücadele ruhlarının devam etmesi gerekiyor.
Eskilerin anlattıkları ile yenilerin yaşadıkları birbirini tutmuyorsa sorunlar var demektir. Bir yanıyla baktığımızda bu cümle kritik edilebilir. Eskilerin anlattıkları ile yenilerin yaşadıkları tutmayabilir bir yönüyle fakat pek çok yönüyle tutmalıdır. Zira bir kopmuşluk vardır bu durumda. Elbette iki nesil arasında bile kopukluk normal karşılanabilir. Lakin hangi dereceye kadar?
Bu kopukluğun hangi dereceye kadar toplumu kesintisiz devam ettireceğini iyi bilmeliyiz. Eksik olan nedir ki bu kopukluk derinleşiyor? Birkaç eksiklik tespit ettim.
Bunlardan ilki ahlak…
Aileler ahlakın genetik miras olduğunu düşünüyorlar. Ahlak nesiller arası geçişli değildir. Onun en sağlam temellerle birebir örneklikle devam ettirilmesi gerekir. (Temel sorun burada zaten. Zira bir önceki kuşağın ahlakıyla devinen ahlak bir sonraki nesilde bambaşka bir şeye dönüşüyor. Tam olarak temel ahlak problemi var dünyada. Ahlak görecelidir, sloganı ile bir ahlaksızlık ve kaos ortamı inşa ediliyor.) Bir önceki neslin ahlakını şu haliyle istemiyorum. Evrensel temellere dayanan bir ahlakı burada ve şimdi biz inşa etmeliyiz. (Evrensel ahlak yasaları göreceli değildir. Her yerde aynıdır. Kaynağı konusunda hangi ayrılığa düşerseniz düşün neticede ilahidir.)
İkincisi eğitim… 
Yine aileler eğitimin tek başına her şeyi halledeceğini düşünüyorlar. Eğitim ve öğretim nesiller arası uçurumu kapatacak unsurların başında değil maalesef. Fakat bu uçurumun genişleticisi olarak başrolü oynuyor. Eğitim ve öğretim sistemimiz (Aslen bizim değil ama biz kullanıyoruz.) tamamen toplum kurgusunu yok etmek üzerine yapılandırılmış.
Üçüncüsü hedef…
Hedefsiz ve mutsuz bir topluma evrildik. Bu evrim, evrim teorisinin kötüden iyiye doğru çizgisinin de dışında hep kötüye doğru oluyor. Hedef küçültüyoruz. Toplumun hedef küçültmesi kendini küçültmesi ve parçalanmasını netice verir. Hedef küçültme ile neyi kastediyorum? Aslında buna tersinden hedef büyütme de diyebiliriz. Toplumlar artık kişisel olanı ve mutluluğu hedefliyorlar. Kendilerini büyütüyorlar. En mutlu olabilmenin hedefindeler. Gözlerini buraya dikiyorlar. Kaf dağında zümrüd-ü anka hedefi olsa belki bir nebze umudu olabilecek bu toplum ebedi mutsuz olmanın ilk adımını atmış bulunuyor bu hedefle. Küçük bir hedefe razı olmuyoruz artık. Bu küçük hedef bir başkasının adaletine talip olmaktır. Bu kadar kolay ve küçük bir hedef toplumu bir arada tutmaya yeteceği gibi o toplumu önder yapmaya da yeterli.
Çocuklarınıza bu üç şeyi nasıl verebileceğinizi düşünebilirsiniz.
Düşünebilirsiniz…
Sahiden diyorum. Bu yeteneğiniz potansiyel olarak var. Sadece biraz gayret etmeniz gerekiyor. Zamanı doğru kullanırsanız düşünmeye de fırsat bulabileceksiniz. Boş zamanlarınızda düşünün örneğin, asla kitap okumayın boş zamanlarda. En boş zamanınız düşünmeye ayrılmış olan olsun. Buradan başlayabilirsiniz.

MANŞET

Lokman Suresi Kısa Film

Lokman Suresi Kısa Film "İşte bu âyetler, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir." (Lokman 2) Kendisine hikmet verilmiş olan Lokm...